Sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2017 Cuma

Dinlerin Diğer Dinlere/Din Mensublarına Bakışı Üzerine - Merve Sağlam

        

 Hoşgörünün kalktığını, insanın insana saygısının yok olduğu bir dönemde dinlerin diğer dinlere bakışı konusunda kelam etmek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Ama Nasrettin hocanın göle yoğurt çalma hikâyesi gibi, olur ya belki bize bir ışık tutar, olur ki bir şeylerin farkına varırız umudu ile bu yazıyı ele alıyorum. Yazıya başlamadan önce bir haber sitesinde karşılaştığım dünyanın en komik dini fıkrası seçildiğini söyledikleri fıkrayı buraya alıntılamak istiyorum.
          Köprüden geçmekte olan yobaz, bir adamın intihar etmek üzere olduğunu görür. Koşarak yanına gelir ve ‘Dur, sakın yapma’ der. Adam ‘neden’ deyince yobaz, ‘Yaşamak için birçok neden var’ karşılığını verir ve aralarında şu konuşma geçer:
            - Dindar mısın?
            + Evet.
            - Ben de... Hıristiyan mısın Budist mi?
            + Hıristiyan.
            - Ben de... Katolik mi yoksa Protestan mısın?
            + Protestan.
            - Ben de... Episkopal mi yoksa Baptist misin?
            + Baptist.
            - Ooo, ben de... Tanrının Baptist Kilisesi’nin mi, yoksa İsa’nın Baptist Kilisesi’nin mi üyesisin?
            + Tanrının Baptist Kilisesi’ne.
            - Ben de... Tanrı’nın reformcu Baptist Kilisesi mi, Tanrı’nın orijinal Baptist Kilisesi mi?
            + Tanrı’nın reformcu Baptist Kilisesi.
            -Ben de... 1879 tarihli mi, yoksa 1915 tarihli reformdan yanasın?
            + 1915.
     Yobaz, ‘Vay kâfir vay’ diyerek adamı köprüden aşağı iter! [1]
  
    Dinimizi genellikle özgür bir iradeyle seçmediğimiz malum, coğrafyanın kader olduğu kişinin bir dinin içine doğduğu gerçek. Türkiye’de doğar doğmaz bebeklerin kulaklarına okuduğumuz ezanlara bakarsak bu söylemlere pek de yabancı olmamamız gerekir. Zira Hick’e göre bir dindar Yahudi’nin Yahudiliği hakikate götüren tek din olarak görmesinin sebebi Yahudi bir ailede doğmuş olmasıdır.[2]
    Makalenin konusunu teşkil eden dinlerin diğer dinler ve din mensuplarına bakışı konusuna dönmek istiyorum. İlk olarak Buda’nın diğer dinlere bakışı konusunu ele alacağım. Buda’nın yolu dışında kurtuluşa erebileceğini söyleyen gruplarda, başka gruplarda bulunan hakikati, iyiliği, güzelliği alabileceğini böyle öğretilerini takip edebileceğini söylemiştir. [3]  Herhangi bir dini gruba mensup olmadan da kurtuluşa erebileceğini, çünkü kamil insanın peşinden gitse de gitmese de onun aslında yaptığı şeyin işaret etmek, açıklamak, analiz etmek olduğunu fakat asıl olanın uygulamak olduğunu kim iyi şeyleri uygularsa bu yolu kimin bulduğunun bir önemi olmadığını söylemiştir. Fakat ona seçkin sekiz katlı yolu onun belirlediği şekilde uygulamazsa kurtuluşa eremeyecektir. [4] Bu yolu kabul edenler arasında da herkes eşit derecede bir kurtuluşa sahip olmayacaktır bir kast sistemi ile onları da gruplandırmıştır. Buda’nın yolunun dışında kurtuluşun olamayacağı görüşü ise, döneminin dini yaşantılarını tecrübe etmiş olması ve kurtuluşun onlarda olmadığını düşünmesi ve onları gerçek anlamda terk etmeden de kurtuluşa eremeyecek olunmasını söylemiştir. Dönemindeki dini-felsefi grupları da artık şakirtleri artıp kendine eleştiriler gelmeye başlaması sebebiyle eleştirmesi hatta kendi sekiz katlı yoluna uymayan uygulamalarla yer yer dalga geçmesi de vakidir.[5]
    İkinci olarak yaklaşık dört bin yıllık bir geleneğe sahip olan Hinduizm’i ele almak istiyorum. Hinduizm’de ilk dikkatleri çeken bütün dinleri kapsadığını söyledikleri, din üstü bir kavram olduğuna inandıkları Sanata Dharma ismini verdikleri dinleridir. [6]  Caynist ve Budist sistemlerle ilgili onlarda pek çok Vedik unsur bulunduğu ve bunu inkar ettiklerini söylerler.  Adhilkara dedikleri kavram ile aslında toplumu kişilerin tabii benliklerine göre sınıflandırma işini yaptıkları fakat ileri de bu sınıflardıma sadece güç farklılıklarında değil dini kast sistemi oluşturmada da kullanılmıştır.[7] Dini çoğulculuk konusunda da Ramakrisha, Tanrı’nın bir lütfu olduğunu söyler. Fakat dini farklılık ne kadar çok olursa olsun tek hedefin Tanrı’nın idrak edilmesi olduğunu söyler.
    Üçüncü olarak ele alacağım konu olan Hristiyanlığın, Yahudilik ve İslam’a bakışı olacak. Hristiyanlık diğer dinlere karşı çıkmayı bırakın onların varlığından bile bahsetmeyi gerekli görmemiştir. Bunun sebebi Hristiyanlık dışında bir dinin olduğunu kabul etmeyişleridir. Yahudiliği kabul etmekle birlikte onun da Hristiyanlık gelince ortadan kalktığını söylemiştir. Önceleri küçük bir çevrede olan Hristiyanlar, Kilise dışında kalanların ebedi cehennemde kalacaklarını söylemişlerdir. Esasen Hristiyanlığın diğer dinlere bakışı keşiflerin yapılması ile başlamıştır. Fakat bu başlangıç Hristiyanların üst üste zaferler alması ile on yıl içinde herkes Hristiyan olacak kehaneti ile devam etmiştir. [8]  Hristiyanlığın Yahudiliğin devamı olarak düşünülmesi sebebiyle bir sempati olmasına rağmen Yahudilerin Hristiyanları asla kabul etmeleri etkiye tepki oluşturmuştur. Ve zamanla bu tepki büyümüş Hristiyanların eserlerinde Hz. İsa’nın Yahudilere verildiği düşüncesi ile de bütün tarihte tanrı katili olarak görülmüştür.  Daha sonra bu eşik iyice artmış artık Yahudilerin bütün davranışları terk edilmeye kutsal günü dahi değiştirmeye kadar gitmiştir.  Hatta Yahudilere baskı yapmaya kadar gitmiştir.  Bunu da teolojik esaslara dayandırmakta geri kalmamışlardır.[9] Araları bir dargın bir barışık devam ederken 1965 yılında Nostra Aetate isminde Hristiyanlar ve diğer dinlerle özellikle Yahudilikle ilgili kısımda bir uzlaşma olduğu görülür. Fakat bu bir diyolog değil monologtur, Hristiyanlar kendi kafalarında oluşturduğu Yahudi imajıyla bir uzlaşma sağlamıştır.  Katolik Kilise’sinin İslama’a bakışı konusuna gelecek olursak, Hristiyanlar ve Müslümanlar arasında Yahudiler gibi büyük aşılmaz problemler görülmemiştir. Buna rağmen aralarında güllük gülüstanlık bir ilişki olduğunu da söyleyemeyiz. İslam için, asılsız iddialar ihtiva ettiğini, kılıçla yayılmış bir şiddet dini olduğunu, Hz. Muhammed’in şehvet düşkünü ve sahte bir din kurucusu olduğunu söylemişlerdir. [10]  Vatikan Konsili ile aradaki bağlar kuvvetlendirilmeğe çalışılmış, II. Vatikan Konsili ile de Yahudiler de olduğu gibi metodları ve diyalogları belirlenmiştir. Genel olarak bakarsak aslında II. Vatika Konsil’inde hoşgörü vurgusu yapılmakla beraber kurtuluşun sadece Kilise ile olacağını söyleyerek, ‘’Evet size kabul ediyoruz, fakat kurtuluşunuz ancak bizim dinimize girerseniz olur.’’
   Dördüncü ve son olarak Yahudiliğin Hıristiyanlığa ve İslam’a bakışını ele alacağım.  Yahudiler Yahudi olmayanları ikiye ayırır bunların Nuhi yani yedi temel esası kabul eden ve uygulayan kimseler, bunların dışında kalanlar bunlara da putperest derler. Yahudilikte bildiğimiz üzere bir insanın Yahudi olabilmesi için en azından annesinin Yahudi olması gerekmektedir. Sanırım kendi dinleri konusunda en tutucu din Yahudiliktir. Fakat bu konu ile ilgili de zamanla genişlik sağlayanlar vardır. Fakat Ammonlularla Moablıların, onuncu nesle kadar Yahudiliğe girmesi hususunda kesin yasalar da vardır.[11]  Fakat diğer dinlerde olduğu gibi diğer halkların ahlak öğretileri takdirle karşılanmaktadır.  Yahudilerin Hristiyanlara bakışı konusunda ilk önceleri kendilerinin devamı olduğu düşüncesi ile olumlu daha sonra ise büyü ihtimal siyasi sebeplerle olumsuz olmuştur. Yahudiler Hristiyanları; İsa’nın Allah yerine kendisini otorite sayması, Tanrı’yı üçlemeleri, Tanrı’nın İsa’da vücut bulduğunu düşünmeleri, İnsan ve Tanrı arasında aracı koymaları, günahın miras olarak babadan oğula geçtiğini söylemeleri, sadece İsa’ya iman etmekle kurtuluşu erileceğini söylemeleri, Yeni Ahit’i ilahi vahiy olarak kabul etmeleri nedenleri ile eleştirirler. [12] Bir yandan Hırisyanlığı kendilerine en yakın din kabul ederken bir yandan da şirk içinde olduklarını söyleyecek kadar da çelişkidelerdir.  Yahudiliğin İslam’a bakışı konusunda ise bilindiği üzere Yahudilik ve arap saydıkları Müslümanlar arasında aşılmaz bir düşmanlık vardır. Yahudilere göre İsmail’den soyu türeyen arapların İbrahim’in en hayırsız oğlundan türediğini söylerler. İsrailoğulların İsmail’e karşı kini Müslümanlar üzerinden devam etmiştir.  Fakat olumlu tavır takınanları da vardır bu olumlu tavır ise ehven-i şerden ileri gidememiştir. Birbirlerinin benzer yönleri konusunda ise şunları söylemişlerdir; ikisi de monoteist bir dine sahiptir, ibadethanelerine tasvir yapılmasını tasvip etmezler, sünnet olurlar, domuz eti yemezler, dini otoriteleri rahipler değil bilginlerdir. [13]
                   Sonuç olarak; dinlerin diğer dinlere bakışı konusu aldığımız bu yazımızda fark ettik ki, her din kendi dinini öne çıkartıp kurtarılmış oldukları konusunda hem fikirler. Bazı dinlerde başka dinlere hoşgörü en üst seviyede olmasına rağmen bazı dinlerde bu hoşgörünün daha az olduğunu görüyoruz.  Hepsi bu dünyada bulunabilirsiniz, hayatınızı idame edebilirsiniz fakat bizim istediğimiz şeylere uymak zorundasınız, siz ne olursanız olun bizim kalıplarımıza göre muamele görürsünüz,  mutlu bir hayat da yaşarsınız amma velakin ‘’Hepiniz öteki dünyada yanacaksınız!’’ diyor adeta!




[1] Hristiyan web sitesi, ‘Ship of Fools’
[2] Dini Çoğulculuk Problemine Çözüm Önerisi,  A. ASLAN, Müslümanlar ve Diğer Din Mensupları Müslümanların Diğer Din Mensuplarıyla İlişkilerinde Temel Yaklaşımlar, Ankara, 2004
[3] Buda’nın diğer dinlere bakışı, Fuat AYDIN, DİVAN, 2004, 1, syf.112
[4] AYDIN, Age, syf.119
[5] AYDIN, Age, syf. 123
[6] Hinduizm’in Diğer Dinlere Bakışı, A. YİTİK, Dinler Tarihi Araştırmaları-1, Sempozyum, 08-09 Kasım 1996, Ankara syf. 130
[7] YİTİK, Age, syf 133
[8] Katolik Kilisesi’nin Kurtuluş Öğretisi Açısından Yahudiliğe ve İslam’a Bakışı, B. ADAM, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt XII, syf. 197
[9] ADAM,  Age, syf. 202
[10] Watt, Günümüzde Islam ve Hıristiyanlık. sf. 21, ADAM, Age, syf. 216
[11] Yahudiliğin Hıristiyanlığa ve İslam’a Bakışı, B. ADAM, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXXVII. Cilt syf. 339
[12] ADAM, Age, syf. 348-349
[13] ADAM, Age, syf. 356

8 Şubat 2014 Cumartesi

Kesin İnançlılar \ Eric Hoffer

Önsöz'den

Bu
kitap ne bir yargıya varmakta, ne de bir tercih yapmaktadır.
Bu kitap sadece açıklamaya çalışmakta ve her biri
bir kuram olan açıklamalar kesin bir tonda yazılmış izlenimini
verseler dahi, birer tarif ve tartışma niteliği taşımaktadır.
Bu konuda Montaigne’in bir sözünü benimserim.
“Bütün söylediklerim karşılıklı bir sohbettir ve
hiçbiri öğüt niteliğinde değildir. Bu kadar serbest konuşabiliyorsam
bu, başkalarını kendime inandırmak zorundaolmadığım içindir.”

‘’Her kitle hareketi, bir bakıma bir göçtür, yani, vaat
edilene doğru bir yürüyüştür. Kitle halindeki göç, bir hareketin
birliğini ve maneviyatını güçlendirir.’’ Syf  31

BÖLÜM II

‘’İnsanlarda; bir ırkı, bir ulusu veya ayrıcalığı olan bir grubu, onun en kötü üyelerine bakarak değerlendirme eğilimi vardır. Her ne kadar bunun haksızlığı ortadaysa da, bu eğilimin haklı olan bir yönü de vardır. Çünkü bir topluluğun niteliği ve kaderi, birçok zaman onun en kötü elemanları tarafından belirlenir.’’
Syf 32

‘’Bir ulusun alt uçlarını oluşturan kişilerin, onun gelişimi üzerinde etkide bulunmasının gerekçesi şudur; bu kişiler mevcut düzene karşı tamamen saygısızdırlar. Bunlar kendi hayatını ve mevcut düzeni tamiri imkânsız şekilde kötü bulurlar ve her ikisini de yıkmaya hazırdırlar; bu nedenle, karışıklık ve anarşi, onların istediği şeylerdir Bunlar aynı zamanda, kendi bozulmuş ve anlamsızlaşmış kişiliklerini, heyecan verici büyük sosyal faaliyetler içinde eritmeyi candan arzu ederler; bu nedenle, birlikte hareket etme eğilimi gösterirler. Böylece, bu kişiler; devrimlerin,  halinde göçlerin, dili, ırkçı ve şovenist hareketlerin ve ilk taraftarlarını teşkil ederler ve bir ulusun karakter ve tarihini şekillendiren bu hareketlerde, onların damgası mevcuttur’’
Syf 33

‘’Her ne kadar hoşnutsuz tiplere yaşamın her alanında
rastlansa da, en çok şu kategorideki kişilerden mürekkeptir:
1) Yoksul sınıf,
2) Topluma uyamayanlar,
3) Başıboşlar,
4) Azınlıklar,
5) Delikanlı çağındaki gençler,
6) Muhterisler (aşılamayacak engeller veya hudutsuzlarla
 karşı karşıya olanların hepsi),
7) Bir ayıbın veya sabit fikrin pençesine düşmüş
olanlar,
8) Aciz olanlar (bedenen veya aklen),
9) Aşın benciller,
10) Amaç yoksunluğundan ötürü bunalım içinde
olanlar,
11) Suçlular.’’ Syf 34

‘’Güneşin doğumundan güneşin batanına dek, sadece kendilerini hayatta tutacak şeyleri sağlamak için didinen insanlar, keder beslemezler ve hayal kurmazlar. Çin halk kitlelerinin isyankâr olmayışının nedenlerinden biri de, çok kıt olan yaşama imkânlarını bir araya getirebilmek
için girişilen şiddetli mücadelenin dinamik olmaktan öte uyuşukluk etkisi yapmasıdır.’’ Syf 37

‘’Bir şikâyetin dozunun en şiddetli olduğu zaman şikâyet konusunun ortadan kalkma ihtimali belirdiği
zamandır.’’
Syf 37

‘’İnsanları isyana teşvik eden şey fiilen çekilen
sıkıntı değil, daha iyi şeylerin tadını almış olmalarıdır.’’ Syf 38

‘’Gelişmekte olan bir kitle hareketi, hemen sonuç verecek
bir umudun propagandasını yapar. Hareketin amacı, taraftarlarım kışkırtmaktır ve bu hemen köşe başım döner dönmez sonuç verecek türden olan umut, halkı harekete geçmeye teşvik eder. Hıristiyanlık ilk dönemlerinde, hemen kıyamet kopacağı ve Tanrının hâkim olduğu
bir ülkede yaşanılacağını öğütlemiştir; 1789 Fransası’nda
Jakobenler derhal gelecek bir özgürlük ve eşitlik vaat etmişlerdir.’’
Syf 39

‘’Yerleşik her kitle hareketinin, kitlelerin sabırsızlığını uyuşturacak ve onları yaşadıkları havadara razı edecek,
kendine özel uzak beklentileri bulunur. Stalinizm en az yerleşik dinler kadar afyon etkisi göstermiştir’’ syf 40

‘’Özgürlük, hayal kırıklığım azalttığı gibi aynı oranda çoğaltır da. Seçme özgürlüğü, başarısızlığın suçunu bireyin omuzlarına yükler. Ve özgürlük, birçok işe teşebbüs
etme cesareti sağlayacağından, başarısızlık ve hayal kırıklığı miktarı da böylece artmış olacaktır.’’ Syf  40

‘’Renan’a göre “fanatikler, ölümden çok, özgürlükten korkar.”’’ Syf 42

‘’Kendi hayatlarını bozulmuş ve ziyan olmuş görenler, özgürlükten çok, eşitlik ve kardeşlik ararlar. Onların
özlediği eşitliği sağlayacak olan hiçbir zaman özgürlük değildir. Eşitlik arzusu, bir bakıma kişiliğini gizleme
(anonimite) arzusudur, yani kumaşı meydana getiren ipliklerden birinin diğerinden ayırt edilmesi gibi. Böylece
kimse bizi diğerleriyle kıyaslayıp kusurlarımızı ortaya çıkaramaz.’’ Syf 43

‘’Özgürlüksüz eşitlik, eşitliksiz özgürlükten daha dengeli bir toplum düzeni yaratır.’’ Syf 43

‘’Modern çağda, hayal kırıklığına uğrayanların sayısının artması ve bireylerin kitle
hareketleri tarafından kolayca etkilenmelerinin nedenlerinden biri, belki de el sanatlarının azalmış olmasıdır.’’ Syf 44

‘’Gelişmekte olan kitle hareketlerinin aile kurumuna karşı tutamlan oldukça ilgi çekicidir. Çağımızın hemen
hemen bütün kitle hareketleri, başlangıç aşamalarında, aileye karşı düşmanca tavır takınmışlar ve aile birliğini
gözden düşürmek ve zayıflatmak, için ellerinden geleni yapmışlardır. Bunu yapmak için, aile reislerinin otoritesini küçümsemişler;’’ syf 46

‘’Geri kalmış ülkelerin halklanna, Batının vermek istediği “kendi kendini yükseltme” ideali, beraberinde kişisel
hayal kırıklığı felaketini getirmektedir. Batının getirdiği yararların hiçbiri, yerel bir toplum hayatının
sağladığı gizli kişiliğin (anonimite) koruyucu ve rahatlık verici etkisinin yerini alamamıştır. Yerli halk arasından
batılılaşmış bir kişi başarıya ulaştığı takdirde bile, mutlu olamayacaktır.’’ Syf 49            

‘’Sömürgede egemen gücü oluşturan yabancıların politikası, yerli halk arasında cemaat birliğini desteklemek
ve aralarındaki kardeşlik duygusunu ve eşitliği teşvik etmek olmalıdır. Çünkü hükmedilen halk kendi kapalı bütünlüğüne ne kadar çok karışır ve onun içinde benliğini ne kadar çok eritirse, kişisel yetersizlik duygularının
acısı da o kadar hafiflemiş olur ve böylece, sefaleti hayal kırıldığına ve isyana çeviren gidişat, daha kaynağında
önlenmiş olur. “Böl ve yönet” diye bilinen siyasi oyun, yönetilen halk arasındaki çeşitli birlik şekillerinin hepsini
zayıflatmak amacına yöneldiği zaman, beklenen sonucu vermez. Bir köy cemaatini, bir kabileyi veya bir ulusu
bağımsız kişiler halinde bölmek, yöneten güce yöneltilmiş isyan ruhunu ne ortadan kaldırır ne de hafifletir. Etkili bir bölme, birbirleriyle rekabet eden ve birbirine kuşku ile bakan kapalı toplulukların (etnik, dini veya ekonomik toplulukların) sayısını artırmak yoluyla yapılabilir.’’ Syf 50

‘’Hitler, hayal kırıldığına uğramışların en büyük açlığının “bir yere ait olma” arzusu
olduğunu biliyordu ve bu arzuyu tatmin için bu kişiler arasındaki bağlayıcı etkenler ne kadar çok arttırılırsa arttırılsın, yine de aşırı sayılamayacağını anlamıştı.’’ Syf  53

‘’H.G. Wells’in ifadesine göre, Reformasyon devrinde “halk, kilisenin gücüne değil, zaafına itiraz etmiştir.
.. Halkın kiliseyle içeriden ve dışarıdan mücadele hareketi, kilise etkinliğinin azaltılması için değil, aksine
dini etkinliğin daha da derinleştirilmesi için yürütülen
bir hareketti.” Bilimin etkisi altında dini inanç küçümsendiği takdirde, gelişecek olan kitle hareketleri ya sosyalist ya milliyetçi ya da ırkçı olacaktır.’’ Syf 55

‘’Topluma uyamayanların hayal kırıklığı çeşitli derecelerde
olabilir. Bunlardan birincisi geçici olarak topluma uyamayanlardır ki, bu sınıfa girenler: hayatta yerini bulamamış fakat henüz bulma umudu taşıyanlar; delikanlılık
çağındaki gençler; iş bulamamış yüksekokul mezunları; askerlikten ayrılmış olanlar; yeni göçmenler ve benzeri
kişilerdir. Bu kişiler huzursuzdur, tatminsizlik içindedir ve amaçlarıa ulaşıncaya kadar en güzel yıllarının ziyan
olacağı endişesini taşımaktadırlar.’’ Syf 59

‘’Her koşulda topluma uyamayanlar ise, yapmayı çok istedikleri bir şeyi ya yeteneksizlikleri ya da bedensel ve zihinsel kusurları nedeniyle yapamayanlardır. Diğer alanlarda ne kadar büyük başarılar elde ederse etsinler, bu onların tatmin etmez. Hangi işi ele alsalar, o iş onlar
için bir ihtiras olur; fakat asla varacakları noktaya ulaşamazlar
ve asla bir noktada duramazlar. Bunların hareket tarzı şu gerçeği gösterir ki, elde etmek amacında olmadığımız şeyi elde etmekle asla doyum sağlayamayız ve kendimizden kaçmaya başladığımızda, mümkün olduğu kadar uzağa kaçarız. Topluma hiçbir zaman uyamayanlar, kurtuluşu ancak
kendinden tamamen sıyrılmakta bulurlar ve genellikle
bunun yolunu, bir kide hareketinin kapalı, kolektif bünyesi içinde kendilerini eritmekte ararlar. Kişisel arzularından, fikirlerinden ve ihtiraslarından vazgeçmek ve bütün güçlerini ölümsüz bir amaç uğruna harcamakla, hiç olmazsa kendilerini hiçbir zaman tatmin edemeyecek olan döner çarktan kurtulmuş olurlar.

Hayal kırıklığına uğramışlar arasında en çaresiz durumda,
dolayısıyla en hareketli olanlar, varancı sanat alanında
verimsiz çaba harcayanlardır. Eser yazmak, resim yapmak, müzik bestelemek vs. dallarında gerek devamlı
başarısız denemelerde bulunanlar, gerekse bu yoldaki eski başarılarından sonra yeteneklerini geri gelmez şekilde kaybedenler, dehşetli bir ihtirasın pençesine kendilerini
kaptırırlar. Şöhret, güç, servet ve hatta diğer alanlardaki
çok büyük başarılan bile bu kişilerin ihtirasını söndüremez. Hatta kutsal bir amaca bütün kalbiyle bağlanmak
dahi, bu kişileri her zaman tatmin etmez. Bunların yatıştırılmamış ihtirası sürüp gider ve böylece, bağlandıkları
kutsal amaca hizmetlerinde en şiddetli aşırılar olarak görülürler.’’ Syf 61

‘’Aşırı benciller hayal kırıklığına kapılmaya meyillidir. Bir kişi ne kadar bencilse, hoşnutsuzluğu da o denli şiddetli olur. Fanatiklerin en ateşlileri genellikle, doğuştan gelen
kusurları nedeniyle veya dış çevre koşullan sonucunda kendilerine güvenlerini kaybetmek zorunda kalmış bencil kişilerdir. Bu kişiler, bencilliklerinin kusursuz yönlerini yetersiz kişiliklerinden ayırıp bunu herhangi bir kutsal amacın hizmetine kanalize ederler. İçine büründükleri kimlik her ne kadar bir sevgi ve alçak gönüllülük taraftarlığı şeklinde görünürse de, bu kişiler için sevmek ve alçakgönüllü olmak imkânsızdır.’’ Syf 61

‘’Dindar bir Yahudi, serbest bir Yahudi’den daha az hayal kırıklığı yaşar.’’ Syf 63

‘’Bunalım içinde olan insan başta kendi kendinden sıkılır. Değerli bir iş yapmıyor olmak ve anlamsız bir hayat yaşamak, can sıkıntısının başlıca kaynağıdır. Kapalı bir kabile, kilise, siyasi parti ve benzeri bir topluluğun
üyesi olduğu için kişisel ayrılığını göremeyecek durumda olan kişiler can sıkıntısına kapılmazlar. Böyle bir topluluğa üye olmamakla kişisel ayrılığının farkında olan bir kişinin, can sıkıntısından kurtulması, ancak kendisini çok meşgul eden bir işe girişmesi veya bir hayat mücadelesi
içinde bulunması halinde olur. Eğlence ve sefahat, etkili çareler değildir. Bağımsız bir hayat süren ve yaşam
standartları fena sayılmayacak kişiler, eğer faydalı bir iş yapacak yeteneğe veya imkânlara sahip değillerse, hayatlarına amaç ve anlam katmak için hiç umut edilmedik işlere
girişebilirler.’’ Syf 64

‘’Kadınlar için evlenmek, bir kitle hareketine katılmaya benzer imkânlar yaratır, yani onlara hayatta yeni
bir amaç, yeni bir gelecek ve yeni bir isim (kimlik) verir’’ syf 65

Bir Amerikalı rahip, “çoğunluğu gerçek bir suçluluk duygusu taşımayan halka, bir kurtarıcının
geleceğini vaaz eden Amerikan din adamının
işi ne kadar zordur” diye yakınmaktadır. Etkili bir kitle hareketi, günah fikrini iyice besler ve bireyci kişiyi yalnız aciz ve kısır olarak tarif etmez fakat onu aşağılık bir
insan olarak da görür. İtiraf ve pişmanlık ifadesi, bir kişiyi kişisel özellik ve farklılıklarından sıyırmak içindir ve
kurtuluş, bit kişinin kendisini belli bir topluluğun kutsal birliği içinde kaybetmesiyle elde edilir.’’ Syf 66

BÖLÜM III

‘’Bir insanı savaşmaya ve ölmeye hazır duruma getirme tekniği, o insanın kişiliğini bedeninden ayırmaktan ibarettir. Diğer bir ifadeyle onun kendi gerçek kişiliğine sahip olmasını önlemektir. Bu işlem, o kimsenin kapalı kolektif bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla;
ona hayali bir kişilik tanımak yoluyla; şimdiki zamanın küçümsenmesini ona aşılamak ve onun ilgisini henüz
var olmayan şeylere kaydırmak yoluyla; onunla gerçek arasına bir perde (öğreti) germek yoluyla; ihtiraslar enjekte ederek o kimse ile nefsi arasındaki dengeyi önlemek (aşınlaştırmak) yoluyla yapılabilir.’’ Syf 70

‘’bir kişinin, işkenceyle veya yok edilmeyle karşı karşıya kaldığında kişisel gücüne güvenmesi imkânsızdır. Onun tek güç kaynağı kendi kendisi olmak değil, güçlü, görkemli ve yıkılmaz bir grubun parçası olmaktır. Bu açıdan bakıldığında inanç (iman) genellikle bir kimlik kazanma işlemidir ve bu işlemle kişi, kendi kendisi olmaktan vazgeçerek ölümsüz bir şeyin bir parçası olur. Bir dinin, ulusun, ırkın, siyasi partinin veya ailenin kaderine olan inanç, insanlığa olan inanç, gelecek nesillere olan inanç, yok edilme
durumuyla karşılaşmış olan benliğimizi bu ölümsüz şeye bağlamaktan başka bir şey midir?’’ syf 73

‘’“Olmayan şeyler”, gerçekten “olan şeylerden” daha yücedir. Bütün çağlarda insanlar, henüz olmayan şehirleri imar etmek ve henüz olmayan bahçeleri meydana getirmek için en büyiik çabalannı sarf etmişlerdir.’’syf 87

‘’Luther demişti ki: “İnci’lin dünyasına öyle sarılmalıyız ki, eğer Tanrı’nın bütün meleklerinin
bana inancımdan farklı şeyler söylemek üzere geldiğini görsem, inancımın bir hecesinden bile şüphe etmeyi aklımdan geçirmeyeceğim gibi gözlerimi kapar ve kulaklarımı tıkarım, çünkü onlar görülmeye ve duyulmaya layık değildir.” Duygularının ve aidinin bulgularına dayanmak ihanet ve kâfirliktir. Bir inancı mümkün kılmanın
ne denli inançsızlık gerektiğini görmek dehşet vericidir. Körü körüne inanç diye bildiğimiz şey, çok sayıda inançsızlıkla ayakta tutulur.’’syf 90

‘’İnsanlar ancak anlamadıkları şeylerden kesinlikle emin olurlar. Anlaşılır bir öğreti güçten yoksundur. Bir şeyi anladığımız zaman o bize kendi içimizden doğmuş gibi gelir. Kendi, özünü inkâr ve feda etmesi istenilen bir kişi elbette ki kendi içinden doğmuş bir şeyde ebedi kesinlik göremez, Bu kişiler bir şeyi anladıkları zaman, o şeyin doğruluğu ve kesinliği onların gözünden düşer.’’ Syf 92

‘’fanatik insan, tutunduğu amacın bütün ve ebedi bir kaya olduğuna inanmıştır. Ayrıca,
onun güven duygusu, kutsal amacının üstünlüğünden değil, bağlanışının ihtiraslı oluşundan doğmaktadır.
Fanatik insan, gerçek bir prensip adamı değildir. O bir amaca, amacın doğruluğu ve kutsallığı nedeniyle değil,
bir şeye tutunmak için duyduğu şiddetli ihtiyaç nedeniyle sarılır. Gerçekte, onun bu ihtirasla bağlanma ihtiyacı,
sarıldığı her amaca bir kutsiyet atfetmesine yol açar.’’ Syf 97

‘’bir kitle hareketi lideri —Musa’dan Hitler’e kadar- bütün ilhamım yüzlerini havaya kaldırmış olan halk kitlelerinden alır ve bu kitlelerin homurtusu onun kulağına Tanrının sesi gibi gelir.
O, dayanılmaz bir gücün artık eline geçmiş olduğu görüşündedir. Ve bu öyle bir güçtür ki onu yalnız kendisi yönetebilir. Bu güçle o; imparatorlukları, orduları ve mevcut bütün ihtişamı yıkabilecektir. Bu güçle o, yeni bir
dünya meydana getirebilecektir.’’ Syf 103

‘’İdeal Tanrı’nın “tek” olması gibi, ideal “şeytan”ın da tek olması gerektiği anlaşılmaktadır. Hitler örneğinden
öğrendiğimiz gibi büyük bir liderin dehası, bütün nefretleri tek bir düşman üzerine toplamaktan ibarettir —hatta böylece birbirine düşman olanlar bile bir kategoriye girmiş olmaktadır’’ syf 105

‘’ideal bir düşmanın yabancı olması gerekir. İdeal düşman niteliğini kazanması için yerli bir düşmanın yabancı bir soydan geldiği iddia edilmelidir.’’ Syf 106

‘’Bir kişiden nefret etmenin en kesin yolu, o kişiye ağır bir haksızlık yapmaktır. Bir kişinin bize yönelik haklı bir şikâyeti olduğu zaman ondan duyduğumuz nefret, bizim ona yönelik haklı bir şikâyetimiz olduğu zaman duyduğumuz nefretten daha güçlüdür.’’ Syf 108

‘’Hayal kırıklığına uğramış kişiler, varlıklı kişilerin düşmesinde ve dürüst kişilerin lekelenmesin de kendileri
için bir güvence unsuru görürler. Onlar, insanlığın genel olarak gerilemesini dünya kardeşliğine yönelmiş bir
adım olarak görürler. Kargaşalık, onlarca bir eşitlik cennetidir.’’ Syf 112

‘’Martin Luther şöyle demişti: “İstediğim şekilde dua edemeyecek kadar kalbim soğuk
olduğu zamanlar, aklıma düşmanlarımı getiririm... Öyle
ki, kalbim öfke ve nefretle şişer ve o zaman tutkuyla dua edebilirim. Ve öfkem ne kadar kızgın olursa, dualarım da o kadar güçlü olur.”’’ Syf 113

‘’Liderin böyle bir başarı sağlaması için ne gibi yeteneklere sahip olması gereklidir?
Üstün zekâya, asil karaktere ve yaratıcılık yeteneğine sahip olmak ne zorunludur ve üstelik ne de arzu edilir.
Aranacak olan başka nitelikler şunlardır: Cüret ve meydan okumaktan zevk almak; demir gibi bir irade; tek bir gerçeğe sahip bulunduğuna dair aşın bir inanç, kaderi ne ve şansına güven; şiddetli nefret etme yeteneği; mevcut düzeni aşağı görebilmek; insan doğasını iyi anlayabilmek; tören, gösteriş ve simgelerden hoşlanmak; güçlü bir komuta grubunun maksimum bağlılığını kazanmak ve onu devam ettirecek kapasitede olmak.’’ Syf 129

‘’Söz ustalarının üstün tutulduğu herhangi bir sosyal düzende, ülke içinde bir muhalefet meydana gelmeyeceği
gibi yabancı kitle hareketleri de kendilerine bir dayanak bulamazlar.’’ Syf 154

‘’Fanatik bir inancı yıkıp devirdiğimiz zaman, fanatiğin kökünü ortadan kaldırmış olmayız. Yaptığımız iş sadece onun bir yöndeki gösterisini önlemiş olmaktır ki, bunun sonucu olarak büyük olasılıkla o başka bir yönde ortaya çıkacaktır. Bu yüzden, savaş açmış olan söz ustası, mevcut inanç ve bağlılıklara leke sürmekle, hayal kırıklığına uğramış kitlelerde farkında olmayarak bir inanç susamışlığı yaratmaktadır.’’ Syf 156

‘’Özet olarak ifade edilebilir ki, militan söz ustası, bir kitle hareketinin doğması ve büyümesi için gerekli olan
ortamı şu davranışlarıyla hazırlar:
1) Mevcut inançları ve kuruluşları gözden düşürüp, halkın bunlarla olan bağlarını koparmak yoluyla
2) İnançsız bir hayat yaşamak istemeyen kişilerde dolaylı olarak bir inanç susamışlığı yaratmak ve böylece yeni bir inanç ortaya atıldığında, bu susamış kişilerin kalbinde güçlü bir taraftarlık etkisi yaratmak yoluyla
3) Yeni inanan öğreti ve sloganlarını ortaya çıkartmak yoluyla
4) İnançsız yaşayabilecek olgun kişilerin görüşlerini küçük düşürmek ve böylece yeni aşırılık ortaya çıktığı
zaman, bu olgun kişileri karşı koyma gücünden yoksun bırakmak yoluyla…’’ syf 157

''Sanılır ki kitle hareketleri, ifade, vicdan ve davranış
özgürlüğüne kavuşmak için, halkın baskı rejimini yıkmak
üzere aldığı kararın bir sonucudur, oysa gerçekte
kitle hareketleri ve özellikle devrimler, aydınlarla mevcut
yönetim arasındaki çatışmalarda aydınların ortaya çıkarttıkları söz düellosundan doğmaktadır....

...

aydınlar mevcut düzene karşı dururlar,
onun ehliyetsizliği ve mantıksızlığıyla alay ederler,
onun yasallığını gözden düşürürler ve kişisel özgürlük
için çağrıda bulunurlar. Bu aydınların çağrısını olumlu
karşılayan ve bunları destekleyen kitlelerin, aynı şeyler
için kıvrandıklarını sanırlar. Hâlbuki kitlelerin özlemini
çektiği özgürlük, kişisel ve kendini ifade özgürlüğü olmayıp
bağımsız benliklerinin çekilmez yükünden kurtulma
özgürlüğüdür. Onlar “seçme özgürlüğünün korkunç
yükünden” kurtulma özgürlüğüne kavuşmak isterler.
Onların istedikleri vicdan özgürlüğü değil., körü körüne
otoriteye inançtır. Onlar eski düzeni, bağımsız ve özgür
insanlardan oluşan bir toplum yaratmak için değil, tekdüze
(eşitlikçi) bir toplum yaratmak için yıkarlar. Onların
ayaklanmaları eski rejimin kötülüklerine karşı değil,
zayıflığına karşıdır; onların şikâyeti eski rejimin baskısı
değil, toplumu tek vücut haline getirecek bir biçime sokmamış
olmasıdır.'' syf/158

‘’ideal olan, kendi kendine işleyen ve artık yenilemez bir bütünlüğü sağlamaktır. Eylem
adamı bunu sağlamak için, heyecandan oluşan bir temele dayanamaz, çünkü heyecan geçicidir. İkna etmek
de güvenilebilecek bir yöntem değildir. Eylem adamı bu nedenle temelde, eğitimi ve zorlamayı tercih eder ve Sir John Maynard’ın dediği gibi, “yeni düzeni, halkın kalbinde değil, ensesinde kurma eğtimindedir.” Gerçek eylem adamı bir inanç adamı değil, bir kanun adamıdır.’’ Syf 166

Hazırlayan: Merve Sağlam


16 Ekim 2013 Çarşamba

Din ve İdeoloji \ Şerif Mardin

DİN VE İDEOLOJİ \ Şerif MARDİN

Genel Değerlendirme
İslamiyetin Türkiye’deki tarihi gelişimi anlatılıyor. Bu bağlamda din ve ideolojinin tanımları yapılarak sosyal bilimlerde ideoloji araştırmalarının üzerinde duruluyor. Sonra din sosyolojisi açısından İslam incelenerek İslamiyetin bütün özellikleri, tarikatlar, Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet dönemi inceleniyor.
Kitap Türkiye'de halk katındaki dinsel inançların siyasal eylemi etkilendirmesine ilişkin bir kavramlaştırma modeli olarak bilgiler içermektedir. Din'in bir toplum olayı olduğunu, yumuşak ideolojiler arasında insan davranışlarına yön veren bir unsur olduğunu belirtmektedir. Kitap olanı anlatmıştır. Toplumun yapısının anatomisini ortaya çıkarmıştır. Osmanlı İslam toplumunun ve bugün ki Türkiye'nin batı toplumlarından ayrılan bazı özelliklerinin var olduğu gösterilmeye çalışılmıştır.
Modern davranış bilimleri olan sosyoloji, psikoloji ve antropolojinin metodlarından bir sentez yapılarak meseleler incelenmiştir. Batılı siyasal bilimcilerden, sosyologlardan, antropologlardan bol bol yararlanılmıştır. Din sosyolojisinin tahlillerinin bir toplumu anlatmadaki imkanlarından yararlanılmıştır.
Kitap çok geniş bir alana yayılmıştır. Fikirciliğin topluluktaki etkisi gösterilmiştir. dinin bir toplum olayı olduğu toplumu şekillendirdiği ortaya konulmuştur. Türk halkının ümmet yapısından yeni çıkmış bir toplum olduğu ileri sürülmüştür. Hurafelerin halk katındaki gücü vurgulanmıştır. Halk kültürünün insanların menfaatlerine daha kısa yoldan cevap verdiği örneklerle ispat edilmiştir.
Kitap objektif bakış açısıyla, ilmi tahlillerin, metodların ışığı altında yazılmıştır. Kitapda toplumun anatomisi batılı sosyal ilim adamlarının kuramına göre açıklanılmaya çalışılmıştır? Dinin toplumdaki gücünün tam hakkı verilmemiştir. Dinin toplumun bütün sorunlarını çözmede tek başına kesinlikle yetersiz kalacağı ileri sürülmüştür.

DİN ve İDEOLOJİ
İdeoloji idare edilenler arasında yaygın yönlü fakat sınırlı belirsiz fikir kümeleridir. Bu süreçte insan eylemine yön veren şekillendiren iç yapı vazifesi görür. Yirminci yüzyıl bu açıdan bakıldığında en kesif anlamda ideolojik bir çağdır.
Geniş kapsamlı ideolojiler önemini toplumsal eylemle din arasındaki ilişkiler açısından göstermektedir. İdeolojileri sert ve yumuşak olarak ikiye ayrılabilir. Sert ideoloji sistematik bir şekilde işlenmiş temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlanmış muhtevası kuvvetli bir yapıdır. Yumuşak ideoloji kitlelerin çok daha şekilsiz inanç ve bilgisel sistemleridir. Dinsel inançlar önemli yumuşak ideolojiler arasında yer alır.
1- Siyasal Bilimlerde İdeoloji Araştırmaları:
İdeoloji günümüzde artık siyasal bilimlerin toplandığı önemli eksenlerden biri haline gelmiştir. Yani kitle toplumunun belirmesiyle inançlar önem kazanmıştır.
Siyasal bilim, insanlar arasında "güzel" ve "iyi"yi anlamanın ve hakim kılmanın bilimidir. Kitle inanç ve tutumlarının-siyasal sürecin ayrılmaz bir parçası sayılması son yirmi yıllarda gelişen "davranışsal" siyasal bilimlerin getirdiği tutumdur. Çünkü davranışsalcılık davranışları olduğu gibi gösterir.
Siyasal bilimciler, ideolojileri daha çok Locke, Rousseau veya Marx gibi kimselerin fikirlerinin "melezleşmiş" yozlaşmış şekilleri olarak yorumlamışlardır. Sabine'in Faşizmi ele alış tarzı bunun klasik örneğini teşkil eder. Ona göre Faşizm Hegel'in ve Nietzsch'nin fikirlerinin yozlaştırılmış bir şeklidir. Sabine, bir taraftan Mackinder'den bir taraftan Nietszch'tden ve bir taraftan Hegel'den gelen akımların belli bazı yönlerinin faşistler tarafından niçin seçildiğini, bu karışımın ve yalnız bu karışımın bir toplum şeklinin psikolojik mukavelesini nasıl sağladığını araştırmıyor. Modern bir siyasal bilimcinin yaklaşımı ise meseleyi bu şekilde koymak olurdu.
Davranışsal siyasal bilimlerin ana amacı siyasal bilimleri diğer fiziki ve matematik bilimlerin genel kuralları içine sokmak olmuştur. Bu yaklaşıma göre, fizik nasıl maddi varlıklar arasında kural ilişkileri arıyorsa, siyasal biliminde genellik değeri olan kurallar araması gerekir. Böyle bir çaba peşinde koşarken açıklığını kaybetmemesi için yapılacak olan en iptidai ayırımda "olan"ı olması gereken"den ayırmaktır. Böylece davranışsal siyasal bilim, her şeyden önce iki asır önce Hume'nin bulduğu basit bir prensibi kendisine rehber edinmiştir. Bir "olan"dan bir olması "gereken" çıkarılamaza. Başka bir ifade ile, siyasal bilim bilimsel olmak istiyorsa a) amacı bakımından kendisini sınırlandırmalı ve ampirik olmalıdır. b) Metodu bakımından daha önce bilimsel bir nitelikte ortaya çıkmış olan bilimlere benzemeğe çalışmalıdır. Davranışsal siyasal bilimlerin ideolojileri kapsamasının önemli bir nedeni vardır. Siyasal bilim bir toplum olayını inceler.
Toplum yapıları ise, düzenliklerini toplum bireylerinin içinde bulundukları durumları "anlamaları" sayesinde muhafaza ederler. "Anlama"nın insan topluluklarındaki yapısal önemi son yirmi yılda muhtelif şekillerde işlenerek artık sosyolojinin esasları arasına girmiştir. İdeoloji bir anlam kümesi olarak toplumun stratejik fonksiyonlarının birinin başköşesini tutmaktadır. İdeolojileri bu açıdan ele aldığımız zaman onları, insanlara istikamet vermeğe yarayan birer "harita" olarak görürüz.
Toplumun mutlaka halledilmesi gereken problemlerinden biri, kişilerin şahsiyetlerinin dengesini sağlamaktadır. Denge her şahsın hayatının ilk yıllarından itibaren kendine tedricen bir "şahsiyet" imal etmesiyle sağlanır. Tam bir kimlik ancak çocukluk ve ergenlik bunalımlarının başarı ile çözülmesiyle ortaya çıkar. Bunalımlardan sağlanan başarı kişinin kimliğine her defasında yeni bir kat ilave eder. İdeoloji bu kimlik tamamlama sürecine iki yerde girmektedir. Bir kere kişinin kendisine imal ettiği kişilik bütünleşmiş bir tutuklar ve davranışlar tümü olduğu bir "iç ideoloji" teşkil eder. Kişinin bu vicdani kılavuzu bir nevi ideolojidir. İkinci planda bu krizlerden bazıları mesela ergenlik krizi, dış alemde bulunan ideolojilerin etkisine özel bir şekilde tabidir. Gençler kendi kişiliklerinin son katını verecek olan cevapları dış alemdeki siyasal ve sosyal ideolojilerde ararlar.
İdeolojiler, yönetilenler katında da mevcuttur. Bunu Lane'in çalışmalarında görüyoruz "Sıradan Amerikalı inandıklarına niçin inanıyor? Lane'in gayesi bir New England kasabasında "sokaktaki adam"ın siyasetle ilişkili olarak kafasının içindekileri tespit etmeğe çalışmaktadır. O basit vatandaşın fikri kalıplarının kendi içindeki anlamını atamaktadır. Üzerinde durduğu kişiler her ne kadar nisbeten basit kimseler iseler de dertleri, kaygıları, tutumları ve inançları bir sosyal kimlik meydana getirmektedir. Sokaktaki adamın fikirleri mantıki tutarlılığa sahip değilse de yaşadığı çerçeve içine konduğu zaman bir tutarlık kazanmaktadır.
İdeolojinin ortaya çıkardığı bu psikolojik uyum fonksiyonlarının en önemlilerinden biri dinsel fonksiyondur. Lane bu fonksiyonu ideolojik bütününün bir alt kategorisi alarak ele almaktadır.
Lane'in denekleri için din, ideolojilerin diğer parçaları gibi gidişine uymak zorunda kaldıkları bir dünyada psikolojik bir denge kurmanın yollarından biridir. Din bir dünyayı anlama ve kendini o dünyada belirli bir yere yerleştirme modeli olarak fonksiyon görmektedir.

İdeoloji ve Bilim Sosyolojisi
Kendi toplum biliminde ideoloji teorisine o kadar önemli bir yer veren Marx için, ideoloji hala gerçeğin tahrif edilmiş algılarının araştırılmasıyla sınırlandırılmıştır. Marx, burjuva algılarının aşırı "ideolojik" kalıpları ve onların uzun vadede bu sınıfın ortadan kalkmasına yol açacak olan "hakikat"le uyarsızlıkları üzerinde çok durdu. Onun için bilgi, kesin toplumsal şartların "ideolojik refleksi" olduğundan burjuva, dünyayı Pinti Hamit'in dar açısından görmeye mahkumdu.
Yönetici sınıfların ideolojik tahrifinin ideolojik niteliğe bürümenin tek şekli olduğu Marx'tan sonraki araştırmaları da etkileyen bir tutumdur. Bilginin toplumsal kökleri hakkında görüşlerimizi genişletmek çabasında bulunmuş Manheim bile öncelikle yönetici sınıfların düşünceleri ile ilgilenmişti.
Zamanımızda sosyal bilimlerde kaydedilen ilerlemenin dini "endişe azaltıcı" ve "kişiliği billurlaştırıcı" sembolik bir süreç olarak kavramlaştırmamızı yol açmış ve bu anlamda "yumuşak" bir ideoloji olarak incelenmesinin imkanlarını ortaya çıkarmıştır. Günümüzün dinle uğraşan sosyal antropologlarının ekseriyeti Marx'ın tek yönlülüğüne, aksi istikamette çalışan tek yönlülükle cevap vererek artık dinin otorite strüktürlerini destekleyen yönlerini bir tarafa bırakmaya temayül etmektedirler.
Din'i Türkiye'de bir eylem aracısı olarak ele almamız gerekir. Bunun nedeni dinin Türk kültürün de önemli bir unsur olarak belirmesidir. Aralarında seçim kaybetmiş "laiklerin" başta bulunduğu bir kısım politikacılar din faktörünün Türkiye'de karşısına geçilmez bir varlık olduğunu anlatırlar? Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, Türkiye'de fertlerin kişilik ve kimlik krizlerini halletmekte zorluk çekmiş oldukları açıktır. Türkiye'nin değer boşluğu gözleri kamaştıracak kadar belirlidir. "Alt sınıflarda bu değer boşluğu İslami olarak bildikleri itikatlara sıkı sıkıya sarılmak suretiyle halledilmek istenmiştir.

DİN SOSYOLOJİSİ VE DİNSEL DAVRANIŞ
Desroche'un işaret ettiği gibi bir tek din sosyolojisi teşekkül etmemiş her sosyoloğun ilgi alanına göre din sosyolojileri ortaya çıkmıştır. Din sosyolojisinin tekli bir yapısı yoktur. Bu sahada ana tartışmaları ortaya çıkarmış olan düşünürler de din sosyoloğu olarak tanınmış olan kimseler değildir. Bunlar her sosyal bilincinin zaman zaman fikirlerine geri gelmek mecburiyetinde kaldığı iki klasik düşünürdür. Kal Marx ve Sigmund Freud.
Marx ideoloji konusuna ilk defa olarak bir din meselesi dolayısıyla önem vermiş olduğunu göstermektedir. Dinle kurulan bu ilişkiyi Marx'ın fikirlerini Feuerbach'a giden köklerinde aramak gerekir. Feuerbach’ın tezinin, esası algılama hakkında bir bulgusuna dayanıyordu. Ona göre var olduğu kabul edilen şeyler algılanabilir veya duyulabilir. Bundan çıkan sonuç şudur. Allah'ın varlığı onun algılanabileceği bir şekil olmazsa ispat edilemez. Böylece ona göre din bilimin kanıtları aslında kör ve etkisiz varsayımlardır. Feuerbach bu görüşleriyle Marx ve Engelsi etkilemiştir. Marx’ın din için "halkın afyonu" tabirini ilk defa olarak kullandığı Hegel'in Hukuk Felsefesinin Kritiği" adındaki makalesi Feuerbach'ın bu fikirlerinin tesiri altında yazılmıştır. Cümlenin tümü oldukça nadir bulunabildiği için kendi başına ilginçtir. "Din, başkasına tabi yaratıkların iç çekişmesi, kalpsiz bir dünyanın kalbi ruhsuz olayların ruhudur. Din halkın afyonudur.
Marx'a göre, din eleştirisi genel bir dünya anlayışına yol açmaktadır. İnsan dindeki aldatmacayı anladığından itibaren kendi kendine esir ettiği şartların ortadan kaldırılması zorunluluğunu da anlar. Görüldüğ gibi Marx'a göre ideoloji ile din arasında kuvvetli bir bağ mevcuttur.

KÜLTÜR
Toplumsal bilimlerin en kaypak ve anlaşılması en zor kavramlarından biri kültürdür. Teknik anlamda kullanılmadığı zaman beraberinde getirdiği çağrışımlar Picasco, Mozart, Beethoven, tiyatro, edebiyat ve sanatla ilgilidir. Fakat teknik anlamda kültürün çok daha geniş kapsamı vardır. Her toplumun toplumsal özelliklerinin bir maddi dayanağı vardır. Mesela, sepet örmenin çok önemli olduğu bir toplumda sepet örebilmek için kurutulmuş saz saplarına veya bir çok ince dallara ihtiyaç vardır. Bu "belli bir şekilde işleme" dal türünden maddi bir olay mıdır, yoksa öğrenilen sembollerle anlatılan bir işlem olması bakımından maddi değil midir? Önemli olan, belirli bir sepet örme veya evlenme veya hükümranlık veya harbetme şeklini toplum içinde nasıl herkes tarafından bilinen, diğer kuşaklara da geçirilen bir model haline geldiğidir. Bunu sağlayan yolların tümüne "kültür" denmektedir.
Kültür bütünlerinin bir kere ortaya çıktıktan sonra toplumun, değişen şartları dolayısıyla ihtiyaçları değiştiği zaman bile, kendini devam ettirmeye eğilimli olmasıdır. Mesela, doğum kontrolünün kötü olduğu şeklinde dinsel planda oluşan bir inanç, DDT kullanan ve o sayede o zamana kadar rastlanmadık bir şekilde üreyen bir toplum da başlangıçtaki toplumu yaşatıcı fonksiyonunu kaybettiği halde, kendiliğinden meşru inanç olmaktan çıkmaz.

DİN SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN İSLAM
Bu konunun amacı islami inançların Türkiye'de halk katındaki gelişme şeklinin etkilerini incelemektir. Araştırılan alan islamiyetin bugün, Türkiye'de sokaktaki adamın fikri kalıplarını etkileme mekanizmasıdır. Daha uzak amaç bu fikri kalıplar ile toplumsal ve siyasal eylem arasındaki bağları bulmaktır. Bu itibarla islam dinini incelerken onu tümüyle değil, halkın islami inaçlarına ilişkin bazı yönleriyle ele almak gerekiyor. Daha sonra da Türkiye'de bunların nasıl şekillenebilmiş olacakları aranıyor. Kısaca doğmadan çok doğmanın halkın inançlarına bununda toplumsal eylemine olan etkisi araştırılıyor.
"Her ne kadar islamiyeti, biz bir din olarak tanımlamaya eğilimliyse de, Peygamberin onu daha çok bir millet olarak tanımlamış olması muhtemeldir. D.S. Margoliut'un bu ifadesi islamiyetin bir millet olarak kavramlaştırılmış olmasının yapı bakımından sonuçlarını bunların neler olduğunu araştırmaya itiyor. Bir sistem olarak islamiyet bu açıdan diğer dinsel sistemlerden nasıl ayrılıyor?
İlk başlarda islamiyetin toplumsal yapı bakımından belki en önemli niteliği, kabile ilişkilerinin çok kuvvetli olduğu bir ortamda belirmiş olmasıdır. Fakat islamiyet esas itibariyle mevcut olan bir şehirsel yapının üzerine kurulmuş yapıttır. Fakat bu şehirsel yapı gelişmemiş olduğundan dinin birleştirici rolü burada her zamankinden kuvvetli olmuştur. İslami inancın bu yapısal pekiştirici rolü dolayısıyladır ki islam dininden az da olsa ayrılanlar islam devletinin dışında kalırlar. Bunlar böylece bir anda hem zındık hem toplumdışı ve hem de devlet dışı kişiler olurlar.
Dinin islam toplumunda ifa ettiği fonksiyonunun en soyut ve sembolik başka bir ifade ile ideolojik şekli, müminin kendini Allah'a tüm teslimiyeti fikrinde belirir. Bu teslimiyetin özel bir şekli insanın şeriate teslimiyetidir. Teşekkül eden cemaatın başında bir idareci değil Allah'ın kendisi mevcuttur. İslamiyeti kabul eden bir kabile başkanı Peygamber'e "sen bizim hükümdarımızsın" dediği zaman peygamber ona "hükümdar Allah'tır, ben değil" cevabını vermiştir.
Bu toplum örgütlenmesinin dinsel bir formüle dayanması olayının örneğin siyaset için olan sonuçlarını bir islamiyet alimi şöyle ifade etmiştir.
"İslamiyet Allah'ın dolaysız idaresi milletin üzerinde gözlerini diken ilahın hükümranlığıdır. Diğer toplumlarda civitaş, polis devleti olarak bilinen birlik ve düzen ilkesi islamda Allah tarafından temsil edilir. Allah ortak yarar uğruna çalışan en üst kuvvetin adıdır. Böylece kamu hazinesi "Allah'ın hazinesi" ordu "Allah'ın ordusu" hatta kamu görevlileri bile "Allah'ın memurlarıdır".
Allah'ın toplum hayatına nezaret ediciliği islamiyetin ideolojik yönünden biridir. Bunun yanında islamiyetin yanında getirdiği bir diğer özellik toplum içinde örgütlenme şekillerinden bazılarını kabul etmeyişidir. Bunlar Dürkheim'in ikincil yapı adını verdiği kuruluşlarıdr. Şehirlere özerklik verilmemiştir. Şehir Batıda olduğu gibi siyasi bir güce sahip, kendi kanunlarını çıkaran ve özel mahkemeleri olan bir birim değildir.
Ele aldığımız bu meselenin diğer bir yönü ise, islam toplumlarında tüzel kişiliğe hiçbir zaman Roma'da tanındığı kadar geniş bir örgütlenme meşruiyet ve hareket serbestisi tanınmamış olmasıdır. Bu ikincil yapıların yerini ümmet yapısına bağlı olarak "tarikat" yapısı görmektedir.
Müslüman aleminin özelliklerinden birinin "ümmetçi yapısı olduğu bilinen bir gerçektir. Hatta, Atatürk devrimleri bazen Türkiye'de ümmetçi yapıyor ortadan kaldırmak için girişilmiş bir çaba olarak değerlendirilir. Bunun yerini vatandaş, birey, yurttaş ideolojisi yerleştirilmeye çalışılmıştır.
İslamiyette imanın ve ideolojinin oynadığı kapsayıcı rol çok büyüktür. İslamiyet yalnız bir din olarak değil, bir sosyal kimlik aracı olarak çalışmaktadır. Batı toplumlarında toplumsal eylemi şekillendiren bu rollerin yerini islam toplumunun sunduğu islam dininin kapsayıcı talimatlarıdır. Ümmet iyiyi emreder, kötüyü yasaklar. Böylece "İslam toplumlarında, Batı toplumlarında çok daha önemli bir fonksiyonu olan "değer"lerin yerine "normlar" geçmektedir. Kişisel planda tercihler daha azdır.
İslam toplumu biraz önce gördüğümüz üzere, bir normlar toplumudur. Bu normlar ise şahısta utancı çok özel şekilde ortaya çıkarır. Burada utanç toplumun beğenmediği bir hareketi yapmış olması dolayısıyla toplumun gazabına uğrayacağı korkusu şeklinde belirir. Burada kendi inançlarını saklar. İnsanın kendi öz inançlarını saklayabileceği onları açığa vurmaması gerektiği bunun tehlikeli bir iş olduğu, ülkemizde, her politikacının bildiği gibi hala geçerli bir düşünce tarzıdır.
Söz konusu ettiğimiz safhada önemli bir olay "özdeşleştirme"dir Çocuk çok saygısı veya sevgisi olan birini örnek olarak seçip onun gibi hareket etmek istemesidir. Çoğu zaman bu örnek kişi, baba veya bir diğer akrabadır. İslam toplumlarında babanın abdest alması ise "bismillah" ile başlaması ve günlük yaşantıları ile iç içe geçmiş olan diğer dinsel davranışları, müslümana bir hayat yaşamanın ayrılmaz parçaları oldukları ölçüde, çocuğu aynı şekilde hareket etmeye itecektir. Çocuk islami hayatın gerekleri hakkındaki bilgilerinin büyük bir kısmını bu özdeşleştirme mekanizmasından alacaktır. Yahya Kemal Özdeşleştirme sürecini Türk İslami toplumunda nasıl çalıştığının bize güzel bir tasvirini vermiştir. (Ezansız Semtler).
İslam toplumunda tespit edilen insanlar arası birincil ve duygusal ilişkilerin önemi, ümmet yapısından gelen emirlerle desteklenir. Konukseverlik, eşdostla iyi geçinme, dinsel bayramlarda başkalarının yaptıkları kötülükleri bağışlama, sert ilişkiler kurmamaya çalışmak, bütün bunlar islami inancın tamamıyla ideolojik yönünü oluşturan ümmet hissinin telkin ettiği hareketlerdir.
Gaza:
Ghazw, gazanın kökü Arap kabilelerinin mahalli talan faaliyetlerine verilen addır. Gazi, bu bakımdan bir kabilenin geçim vasıtasını İslam devleti kurulduktan bir kaç yüzyıl sürdürmüş olan bir kimsedir. Max Weber islam dininin bir üst tabaka için talan imkanını veren bir yapıt olduğunu iddia etmiştir. İslamiyetin amaçlarını böylece tanımlamak meseleyi belkide biraz fazla basitleştirmektir. Fakat herhalde cihad islamiyetin başından beri islam toplumunun önemli bir yönünü teşkil etmiştir. İslamiyet uğruna savaşmak, islami toplumlarda çok yüksek sayılan değerler arasında başta gelmektedir. Wittek'in belirttiği gibi kuruluş devrinde Osmanlı İslam’ının her yönü gaza ideolojisi ile girift haldedir. Seyyid Battal Gazi böylece Araplardan Türklere intikal eden bir kahraman haline gelmiştir.
İslamiyetin bütün özelliklerini yani:
a) Toplumun genel hatlarını tamamlayıcı
b) Talimat ve yönverici
c) İdeolojik ve kültürel anlamları topluma mal edici d) Kişinin korunmasını sağlayıcı
e) İkincil yapıların yokluğunda, toplumsal seyyaliyet sağlayıcı fonksiyonlarının nasıl elde edildiği tarikatların oynadığı rolde görebiliriz.
Tarikatlar
İslamiyet yayıldıkça onun muhtelif şekillerine tamamen uymayanlar bu uyumsuzluklarının cevabını Ortodoks islam dışında kişinin ve grupların yorumuna açık olan gizemcilikte (mistisizm) onun örgütlenmiş şekli olan sufilikte bulmuşlardır. Sufiliğin kendi içinde kurumsallaşması tarikatların kurulmasına yol açmıştır.
Tarikatçıların resmi ulemanın kuru doğru yoldan ayrılmayan kılı kırk yararak sonuçlara varan öğretilerinden ayrıldıkları onlara cazip şekiller verdikleri bilinen bir özelliktir. Edebiyat, sanat gizemcilik bed'i ihtiyaçların büyük bir kısmı tarikatlar tarafından karşılanmıştır.
Bilhassa halk arasında tarikat yapısıyla birlikte dinsel kültüre paralel olan heterodoks bir kültür gelişmiştir. Halk arasında Osmanlı devlet sınıfının İranlılaşmış edebiyatının yerini ilahiler rağbet bulmuş, Yunus Emre ona en yakın yazar tipi olmuştur.
Karizma
Birçok rakip halifeliklerin baştan itibaren halifeliği paylaşmadıkları bir ortamda müslümanların aradıkları asıl meşruiyyet kaynağı islamiyetin şanına uygun bir ortamda sürdürebilecek bir güce sahip olmaktır. Bu güçte karizma olarak nitelenmektedir.

OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA YAPI ve KÜLTÜR
Osmanlı toplumu iki ana sınıfa ayrılıyordu. Askeri denen ilki saltanat beratı ile padişahın dinsel yetki yada yürütme yetkisi tanıdığı kimseleri, yani saray memurları, mülki memurlar ve ulemayı içine alıyordu. İkincisi reaya olup vergi veren, fakat hükümete katılmayan bütün müslüman ve müslüman olmayan uyrukları içine alıyordu.
Şehirlerde lonca zenaatları vardı. Devlet loncaları tüccarların tekelci davranışlarına karşı koruyordu. Tüccar kapitalist oligarşilerinin kurulmasını önlüyordu. Büyük devlet memurlarının olağanüstü yollardan kazanılmış servetleri müsadere edilmesi muhtemeldi. Buda vakıfların kurulmasını teşvik etti. Osmanlı iktisadi kontrol siyasetinin saiki hisbe olduğu kadar askeri yapıyı da desteklemektir. Bunun kanıtı tahıl ticareti siyasetidir. Tüketiciler ve ordu ihtiyacı yararına yalnızca üreticilere baskı yapıldı.
"Medeni Toplum" Yokluğu
Osmanlıda merkez hükümetinden bağımsız olarak işleyebilen ve mülkiyet haklarına dayanan toplum bölümü görünmüyordu. Hegel bunu medeni toplum diye adlandırıyordu. Hegelde sivil toplum özü teşkilatlanma hürriyeti kavramıdır. Osmanlıda tüzel kişiliğin kurulmasına pek imkan tanınmıyordu. Durkheim ikincil yapıları toplumda yerini alamamıştı. H.Ar. Gibb ikincil yapıların en yakın Osmanlı karşılığını tasvir etmiştir. Esnaf loncaları köy kurulları ve göçebelerin aşiret teşkilatları.
Osmanlıda statücülük ve bürokrasi çok yaygındı. Kısaca Osmanlı sistemi yayılmışlıkta hafifletilmiş statü sistemi diye nitelendirilebilir. Temelde tüzel kişilik kavramı vakıf kurumuna münhasırdı. Devlet buna haklı bir şüpheyle bakıyordu. Zira memurlar bunu kişisel servetlerini devletin müsaderesinden kaçırmak için kullanıyorlardı. Katı statü düzeni iki kültürün oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bunlardan ilkine saray kültürü, diğerine de taşra kültürü denebilir.

CUMHURİYET DEVRİNDE "VOLK" İSLAMI
Cumhuriyet dinin toplumun şekillenmesinde görev dışı ilan edildiği bir dönem olmuştur. İdeolojilerle toplum hayat, tanzim edilmek istenmiştir. Halk kültürü ile aydınlar kültürü arasındaki farklılık Cumhuriyet Türkiye’sinde de sürdürüldü. Halkla alakalanan yazarlarımız bile halkın cehaletini göstermeğe çalışmışlardır. Medeniyet arama salt seçkinler katında yürütülen bir faaliyet olmuştur. Halk dini seçkinler dışlanmıştır. Halk İslamı kuraldışı sayılmıştır. Fakat halk kişiliğini kendi değer yargılarına göre tanımlamaya devam etmiştir. Kemalizm kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için bir rakip ideoloji rolünü oynayamamıştır. Kemalizmin bir diğer zaafı dine rakip olabilecek ideolojilerin ortaya çıkmasına müsaade etmemiş olmasıdır.
Ümmet Dünya Görüşü
Ümmet dünya görüşünün Cumhuriyet aydınlarına tevarüs etmiş olan şekli sosyal hakikatlerin basit hakikatler oldukları fikridir. Bundan dolayı kendi içinde bir anlam taşımayan "hurafe" kavramı ülkemizdeki birçok aydınlar için yeterli bir izah teşkil etmektedir. Fakat bu hurafelerin bir sistemi olduğu da karşısına geçilmez basit bir gerçektir.

AMPİRİK KANITLAR
1- Din sosyolojisi bakımından
a) Dinin gerek kişi katında gerek toplum yapısı katında bir fonksiyonu vardır.
b) Dinin kişi katındaki etkisi şudur. Kişi din aracılığıyla kontrol altına alamadığı bazı kuvvetlere tabi olduğu hissine karşı bir kişisel güvenlik mekanizması kurar.
c) Dinin toplum katındaki fonksiyonu
*Etrafındaki dünyayı anlamasına yarayan bir model temin etmesinde
*Toplum ilişkilerini pekleştiren yönler vermesinde belirir.
2- İslami inanç bakımından
a) Dinselle dinsel olmayanı islamiyet ten birbirinden ayırmak zordur. Herhalde kişinin sosyal kimliği dinsel kalıplarla teşekkül eder.
b) Dini doğmanın islami toplumlarda ideolojik bir mütenazırı vardır. O da ümmet dünya görüşüdür.
c) İslamiyet’te seçkinler dini-halk dini şeklinde başlangıçtan beri bir ayrılık olmuştur.
d) Allah'ın kapsayıcılığı ve kişilerin Allah önünde eşitliği anlayışı bu ikiliği kapatma fonksiyonu görür.
3- Osmanlı imparatorluğu yapısı bakımından
a) Osmanlı imparatorluğunda halk kültürü ile seçkinler kültürü arasındaki ayrılık kendini din alanında da belli etmiştir.
4- Türkiye Cumhuriyeti bakımından
a) Cumhuriyetin modernleştirici aydınları bu dini ikiliğe önem vermemişlerdir.
b) Teklif ettikleri hal çarelerinde ümmet yapısına sandıklarından çok daha bağlı kalmışlardır.
c) Türkiye Cumhuriyetinde tüzel kişiliğin hukuk teorisine girmesi ve batılı hukuk normlarının tatbiki ilk defa olarak dine devletten ayrı olarak teşkilatlanma şansını tanımıştır.

Hazırlayan: Ayşe Denizli


13 Eylül 2013 Cuma

Sosyoloji Notları \ Cemil Meriç



Tarafsız sosyoloji üzerine ;
-Taraf tutmayan insan sahsiyeti felce uğrasmıstır..
-Sosyolojinin kazandırdığı ilk sey, hakikati yalanlardan
soymak..
-Sosyoloji'nin görevi, realiteyi her türlü buluttan, sisten
temizleyerek görmesidir..
-Sosyolojinin realitesi; Durkheim "sosyoloji insanların acılarını
dindirmeyecekse lanet olsun böyle ilme" diyor..
-Herhangi bir ideoloji kendi peygamberinden öğrenilir,
dostlarından ya da düsmanlarından değil..(Asıl kaynakların
taranmasının önemi)
Sosyologlar üzerine ;

-Comte, bir baslatıcıdır..Çağının en büyük sekilci zekalarından
biridir..
-Holland'a göre din, insanın kendi dısında birseyleri sevme
isteğidir..
-ibn-i Haldun'un mukaddimesi bütün islam Ortaçağ'ının
fezlekesidir..
-Taine, insanlığı tanımak isteyenlere üç yazar tavsiye eder;
Saint- Simon, Balzac, Shakspeare..
-Comte; dirileri idare eden ölülerdir, der..
-Hegel'e göre mutlak ruhun Tanrı'dan farkı, suursuz
olmasıdır..
-Marx için önemli olan sınıf savasıdır, Durkheim için insanın
bilgiye, saadete ulasmasıdır..
-ilimler tevazuyla baslar.
-Ideolojilerde kilise gibi yobaz yetistirir.
-Avrupa karanlık katedrallerde dualar mırıldanırken müslüman
doğu endülüste muazzam bir medeniyet kurmustu.
-Aydın yanarak da aydınlatabilir, ama yıldızlasacağını bilirse
yanar, bir kova suyla söndürülen yangın olmak hazindir.
-'Bir kadını iyi tanımak bütün kadınları tanımaktır' der
napoleon.
-'Insanı insan yapan dıs dünyayı değistirmesi değil dıs dünyayı
değistirirken kendini de değistirmesidir' der marx
materyalist: mukaddesi olmayan, davası olmayan, bir fikir
uğrunda fedakarlık yapmak zevkini tatmayan bedbahta verilen
ad.
-'Müdafaam hayatımdır' sokrat.
-Her asırda bir kaç kisi düsünür. Gerisi düsünenleri düsünür
sadece.

ilmin iflası üzerine;
-Brunitiere ilmin iflası'nı haykırmıstır..
-Yunan, Hindin, Asyanın, Mısırın propaganda bilen
mirasçısıdır..
-Bir ülkede sair ne kadar çoksa, o ülke düsünce bakımından o
kadar geridir. Đnsanlar ve milletler yaslandıkça, siirin yerini
nesir alır..
-Düsünce bir günde kurulmaz, Avrupanın meyvelerini kendi
ağacımıza astık..
-Bu ülke için tek tehlikeli insan vardır, düsüncenin tehlikeli
olduğunu söyleyen insan..
-Felsefe bir ferdin görüsüdür, dünya görüsü bir devrin..
Marksizm bir felsefe, diyalektik meteryalizm bir dünya görüsü..
-Sosyalizm'den çekinenler daha genç bir kelime olan
Kolektivizm'e sarılırlar..
-Sosyalizm, siyasi ıslahatı ikinci plana alarak ekonomik sosyal
ıslahat sunar..
-Komünist olmak için Kapital'i okumak gerekmez, Ortaçağ
hukuki yapısını bilmek yeterli..
-Kemalizm'e göre Marksizm çok daha tutarlı bir ideoloji..
-Marksist sosyalizm, kapitalizm'in nasıl islediğini gösterir..
-Burjuvazi, tarih sahnesine çıkan sınıfların içinden en değerlisi,
en büyüğü, insanlığa en çok sey katanıdır.

Sosyal bilimler üzerine;
-Sosyal bilimlerde tasnifçiler, darmadağınık dünyayı bir
çekmeyeceye koymak isterler..
-Tarih, ictimai sınıflar arasında bir menfaat çatısmasıdır.
-ideoloji kelimesi kaypak ve karanlık. ideoloji, psikoloji
demektir, düsüncelerin insan kafasında nasıl sekillendiğini
inceler.. ikinci manası ise, ilmî olmayan, çürük olan düsünce
demektir.. Marx-Engels ikinci manada kullanmıstır ideolojiyi..
-Determinizm , imkanlar içinde iki olay arasındaki değismez
bağdır..
-ideoloji kinlerimize takılan maskelerdir..
-Fasizm devrimci bir sağdır..
-Fasizm, kapitalizmin kendini yeni metodlarla devam
ettirmesidir..
-Demokrasi bir demopedidir( halkın eğitimi)
-Demokrasi, sayının sürünün hakimiyetidir..
-Liberalizm üç çesittir,iktisadi ; serbest piyasa, siyasi;
çoğunlukçu, fikri; özgürlükçü..
-Fasizm, liberal demokrasinin , bir buhranın sonucunda
doğdu..
-Fasizm, kapitalizm karsısında asağılık kompleksine kapılmıs bir
Akdenizli refleksidir.. -Fasizm'in doktrini; önce aksiyon sonra
doktrin..
-Fasizm, devletin millet yaratma çabasıdır..
-Fasizm toplumculuktur, sosyalizm sınıfçılık..
-konformizm; mevcut müesseseye saygı, araba izinden gidis,
politikada oportizm.
-insan bazı bahislerde sağdır bazılarında sol..
-Tarihle sosyolojinin konusu aynı, ikisi de global ilimler tarih
dünü, sosyoloji bugünü inceler..
-Biz hepimiz, kendi basit menfaatlerimizi hakikat sanan
gafilleriz..
-Eflatun ilk komünist ütopyayı kurmustur.

Hazırlayan: ilknur Türk Tolip