İslam Müesseselerine Giriş-MUHAMMED HAMİDULLAH
İmamet
Medine de, Hz Muhammed devri ve sonrasında caminin manevi, siyasi, sosyal bir çok görevi vardı. Bir istişare yeri, bir heyet kabul yeri, bir hapishane olarak adeta bir parlemento binası gibi kullanılırdı. Peygamber istediği vakit Müslümanlara diyeceğini burada derdi ancak her Cuma hutbe okutulması zorunlu idi. Bu hutbeye ve Cuma namazına civar köylerdekiler de gelmeliydi. Ve bu şekilde Devlet Başkanının ve imamın(aynı da olabilir) ümmet ile teması ve istişaresi sağlanmış oluyordu. Hz Peygamberin tatbikatına göre her bölgenin valisi aynı zamanda imamı idi. Hz Ömer döneminde bütün valilerin her sene hacca gitmesi ve devlet merkeziyle görüşülmesi zorunlu kılınmıştı. Kısaca cami zorunlu olan ve dini-siyasi bir merkez gerektiren işler için kullanılırdı. Fakat tamamen gayrı-dini işlerde kullanılmazdı.
Hilafet
Hz Muhammed den sonra onun hem dini hem siyasi hem askeri yönünün birbirinden ayrılamayacağı ve bir halef seçilmesi konusunda uzlaşıldı. Fakat halefin Peygamber den tek farkı peygamber olmaması, vahiy almamasıdır. Emredildiği, daha önce uygulandığı gibi siyasi, sosyal ve dini hayatı yönetecek, gerekirse dini ictihad yapacak, yaptıracak, siyasi-sosyal teşkilatlanacaktı.
Halifeleri tanımak biat ile olur.
-Müslümanlar kendi aralarından birini seçebilir.
-Önceki halife birini tayin edebilirdi.
Ebubekir Ömer i tayin etti. Ömer ise kendinden sonra 10 kişilik bir kurula seçtirdi. Ancak bunlar şart değildi. Hz Peygamber de halef işini belli bir kurala-verasete bağlamamıştır.
Vergi
Hz Peygamber, Hz Ebubekir ve Hz Ömer zamanında zekat devlet memurları tarafından toplanıyor ve devlet dağıtıyordu. Diğer bütün vergilerin de adı zekattı. Kuran da geçen ‘zekat’ ‘sadaka’ ‘infaktı sebilillah’ İslam Devletinin Müslümanlara yansıyan vergileriydi. Gayrımüslimlerden alınan vergiye zekat denmez. Hz Osman devrinde,devlet çok genişleyince, memurların tanımadık bilmedik bir evin, üzerinden 1 yıl geçen mal varlığını tesbitinin ve alınmasının dağıtımının zorluğuna binanen 40 ta 1 lik zekatı kişilerin kendisinin vermesine, diğer zekat türlerinin vergi olarak toplanmasına karar verildi. İspanya dan Çin e kadar uzanan topraklarda 100 km2 ye 1 müslüman düşen yerlere memur göndermek, memurun maaşını bile karşılamayacağı için bu uygulama kabul edildi.
Hazırlayan: Nur Şirin Büyükçoşkun
"felsefe içün yapacağımız şey bittabi müstağni olamayacağımız vaz'ı cedidden ziyade keşfi kadimdir." (Ahmed Naim)
Fıkıh-Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fıkıh-Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Mart 2014 Pazartesi
Cihad \ Abdülkadir es-Sufi
Cihad-ABDULKADİR ES-SUFİ
‘Küfr bir millettir’ hadis i şerif
Kafir iktidar yapısının temeli devlet denetimidir.
1.Merkezi bürokratik bakanlıklar(baş eğilecek ara üsler)
2.Merkezi bürokrasinin denetiminde polis ve ordu eliti
3.Göz boyayıcı demokratik önderlik veya bir yahut birkaç kişinin çarist önderliği demek olan halk demokrasisi
4.Devlet yönetiminin kendi ahlaklarını benimsemeyen çevrelere kapalı tutulması, yönetimin putlaştırılması
5.Çalış/Oyna sendromu. Böylelikle halk üretim süreci içine zincirlenmekte ve aynı zamanda toplumsal enerjisini gözetim altında boş işlerle boşaltması planlanmakta. Bunun yanı sıra toplumsal eleştiri de sansürlenmekte.
Sıradan vatandaş, ,pleri başkasının elinde olmayan bir ilişki kuramamaktadır. Düzen zincir gibi olduğundan şu kopsa sistem çöker diyecek bir baş yoktur. Sistem fedaileri vardır.
Ekonomik sistem, polis, eğitim, kişisel idealler toplumsal şahsiyetin uyanmasını engellemektedir. İşte firavuni sistem budur.
İslami iktidar yapısı ise
1.Halk sade ve ne olduğu belli hukuki esaslar altında yönetilmeyi serbestçe seçer.
2. Hiçbir devletçi yapı yoktur. Bürokratik altyapı ve seçkinlik de yoktur.
3.Her şey karşılıklı kabule dayanır ve her mevkiyi yöneten bir emirdir ve nihai kararı şuraya dayanır.
4.Emir in hayatı şeri sınırlara tecavüz etmediği sürece dokunulmazdır.
5.Halktan çıkacak her ses işitilecektir.
6.Seçkin bir polis gücü yoktur.
7:Seçkin bir ordu yoktur her Müslüman askerdir.
8.Halkın elinden silahı alınamaz.
9.Hapishane yoktur. Savaş tutsaklığı 3 gündür.
Hazırlayan: Nur Şirin Büyükçoşkun
‘Küfr bir millettir’ hadis i şerif
Kafir iktidar yapısının temeli devlet denetimidir.
1.Merkezi bürokratik bakanlıklar(baş eğilecek ara üsler)
2.Merkezi bürokrasinin denetiminde polis ve ordu eliti
3.Göz boyayıcı demokratik önderlik veya bir yahut birkaç kişinin çarist önderliği demek olan halk demokrasisi
4.Devlet yönetiminin kendi ahlaklarını benimsemeyen çevrelere kapalı tutulması, yönetimin putlaştırılması
5.Çalış/Oyna sendromu. Böylelikle halk üretim süreci içine zincirlenmekte ve aynı zamanda toplumsal enerjisini gözetim altında boş işlerle boşaltması planlanmakta. Bunun yanı sıra toplumsal eleştiri de sansürlenmekte.
Sıradan vatandaş, ,pleri başkasının elinde olmayan bir ilişki kuramamaktadır. Düzen zincir gibi olduğundan şu kopsa sistem çöker diyecek bir baş yoktur. Sistem fedaileri vardır.
Ekonomik sistem, polis, eğitim, kişisel idealler toplumsal şahsiyetin uyanmasını engellemektedir. İşte firavuni sistem budur.
İslami iktidar yapısı ise
1.Halk sade ve ne olduğu belli hukuki esaslar altında yönetilmeyi serbestçe seçer.
2. Hiçbir devletçi yapı yoktur. Bürokratik altyapı ve seçkinlik de yoktur.
3.Her şey karşılıklı kabule dayanır ve her mevkiyi yöneten bir emirdir ve nihai kararı şuraya dayanır.
4.Emir in hayatı şeri sınırlara tecavüz etmediği sürece dokunulmazdır.
5.Halktan çıkacak her ses işitilecektir.
6.Seçkin bir polis gücü yoktur.
7:Seçkin bir ordu yoktur her Müslüman askerdir.
8.Halkın elinden silahı alınamaz.
9.Hapishane yoktur. Savaş tutsaklığı 3 gündür.
Hazırlayan: Nur Şirin Büyükçoşkun
6 Mart 2014 Perşembe
İslam Hukuku \ Evrensellik-Süreklilik \ Yusuf el Karadavi
İSLAM HUKUKU / Evrensellik-Süreklilik
prof. dr. Yusuf el- Karadavi
Yüce Allah'ın hikmeti Hz. Muhammed'den (s.a.v.) önceki zaman diliminde gelmiş olan peygamberlerin hukuk sistemlerinin sınırlı ve belli süreli olmasını gerektirmiştir. Böyle olması, insanlık ebedî (sürekli) ve genel bir hukuk düzenini kabule henüz uygun bir süreçte bulunmadığı için hikmet ve maslahata da uygundu. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah bu eski şeriatların kutsal kaynaklarını kaybolma ve bozulmaya karşı korumayı üstlenmemiş, gelecek her nesilde kitabını muhafaza eden, peygamberinin mirasını koruyan ve dinini yenileyen kişiler göndermeyi de garanti etmemiştir.(...) İnsanlık son gelişme aşamasına ulaşıp Cenâb-ı Hakk'ın nihai genel mesajının anlaşılmasına ehil olunca Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de buyurduğu gibi Hz. Muhammed'i (s.a.v.) âlemlere rahmet ve bütün insanlara elçi olarak gönderdi. (sf:26)
İslam şeeiatının hükümleri ve esasları, bir taraftan acziyet, zaman-mekân, hevâ,mizaç ve öncekilerden kalan mirasın etkisine her zaman açık olan beşerî bir düzenlemenin hükümleri değildir. Bu hukuku, evrendeki yaratıkların ve her işin sahibi olan, canlı-cansız her şeyin Rabbi olan ve insanları yaratıp da onların menfaatlerini en iyi bilen Zat koymuştur. "Dikkat edin! Yaratan bilmez mi hiç? O çok lütufkâr ve haberdardır." (Mülk, 67/14) (sf.32)
Taraflardan birine haksızlık yapmadan ferdin menfaatleri ile toplumun menfaatlerini dengelemek de İslâm hukukunun özelliklerindendir. (...) İslâm hukukunda fert-toplum dengesinin varlığını gösteren en açık örnek, öyle sanıyorum ki onun mülkiyet anlayışıdır. İslâm, fertlerin mal mülk sahibi olmasını mubah kılmıştır. Böylelikle insanda yaratılıştan gelen köklü bir duygu doyurulmuş ve tatmin edilmiştir. (...) Fakat bununla birlikte İslâm, toplumun maslahat ve çıkarlarını göz önüne alarak şahsi mülkiyet hakkına birçok sınırlar getirmiştir. Onun mülkiyet anlayışı, kapitalist sistemde olduğu gibi hemen bütün kayıtlardan kurtulmuş sınırsız bir mülkiyet değildir. Aksine İslâm mülk edinmede, serveti çoğaltmada,harcama ve tüketimde, kısaca mal ve menfaat değişimini sağlayan tüm ekonomik faaliyetlerde bir takım kayıtlar koymuştur. Bu kayıtlardan bir kısmı imandan kaynaklanan ahlaki kısıtlamalarken, diğer bir kısmı da devlet yaptırımına bağlı kanuni kısıtlamalardır. (sf:35,36
Esneklik özelliğiyle İslam hukuku değişebilir ve yeni gelişmelere uyum sağlarken, metot ve hedeflerdeki kararlılık özelliğiyle de eriyip kaybolma ve doğru -yanlış her değişikliğe boyun eğme tehlikesinden kurtulmuş olur. (sf:36)
Âdil bir siyasette şart olan nokta, bu siyasetin uygulamalarının şeriat tarafından açıklanmış ve bu konuda açık hükümler getirmiş olması değil, aksine bu siyasetin şeriatla çelişmemesidir. (sf:39)
Uygun cezalarla ta'zir, siyaset-i şer'iyyeden olduğu gibi, sebebi açık seçik ortaya çıktığı ve uygulanmasını gerçekten engelleyecek bir neden belirdiği bazı hallerde kimi cezaların durdurulması da aynı şekilde siyaset-i şer'iyyenin bir gereğidir. (sf:52)
Şark konusundaki incelemelerinde isabetli olan dindar âlim Mösyö Lully'nin kitabın(da) (...) O diyor ki:
"Müslümanlar, günümüze kadar kendilerini, Batı'nın düştüğü korkunç hatalardan korumuşlardır. Avrupa'da refahtan eser yokken, işçi sınıfının yüzü gülmezken, sen onların, zenginle fakiri, işveren ile işçiyi her zaman eşit tutan o üstün ve göz alıcı İslam nizamına tam bir samimiyetle bağlı kaldıklarını görürsün. O halde, şunu söylersek mübalağa etmiş olmayız: Avrupalı tarafından, ıslahat özlemi çektiği zannedilen şu (Doğu) halkı, bu temel meselede en iyi nir örnektir. (sf:75)
"İslam hukukunun karşı karşıya kaldığı iki tarihi engel":
Yöneticilerin zulmü ile idarî ve ekonomik konularda Allah'ın emirlerine karşı kayıtsızlığın sonucu olan siyasî sapma,
Fıkıhla meşgul olanların içtihat kapısını kapamasının ve taklidin gerekli olup, her kadı veya müftü ve fakihin, sınırlarını aşmayacak biçimde belli bir mezhebe bağlanmasının zorunlu olduğu kanaatinin neticesi olan hukukî donukluk. (sf:89)
Elimizde be Allah'ın kitabında ve ne de Resulü'nün sünnetinde, belli bir fıkıh mezhebiyle bağımlı kalmamızı gerektiren herhangi bir delil yoktur. Aksine, mezhep imamlarının bizzat kendi sözleri,içtihat yaptıkları konularda kendilerinin taklit edilmelerini ve bu içtihatların kıyamete kadar devam edecek şekilde bir din ve şeriat haline getirilmesini, ittifakla yasaklamaktadır. (sf:125)
Her ne zaman yeni bir örf ortaya çıkarsa onu nazar-ı itibara al ve yürürlükten kalkan örflere itibar etme! Ömrün boyunca kitaplar üzerinde donup kalma! Kendi bölgen dışında biri sana fetva sormak üzere geldiği zaman, onu kendi bölgenin örfüyle mükellef tutma! Kendi bölgesinin örfünü sorarak onu kendi örfüyle değerlendir ve öyle fetva ver. Yoksa kitaplarınızda yazılı olanlara ve kendi örfünüze göre değil! ( el-Furûk, I, s.176-177) (sf:151)
Nasslar üzerinde zihin yormak, onları bölgesel ve zamansal yorumlardan kurtarmak ve nihayet şeriatın külli amaçları ışığında onlar üzerinde iyice düşünmek gibi önümüzde geniş bir alan bulunmaktadır. Bazen, bizden öncekilerce anlaşılmayan bir husus, bize malum olmaktadır. (sf:161)
Kur'an-ı Kerim'de hırsızlık yapana had vurmayı emreden sadece tek bir ayet varken; zekât vermeyi ve Allah yolunda infakı emreden, yoksulları doyurmaya teşvik eden,kenz,cimrilik,eksik ölçüp tartma,faiz, kumar ve haksızlığın her çeşidini yasaklayan,hiçbir muhtaç ve yoksulun hırsızlığa teşebbüs edemeyeceği şekilde adalet ve dayanışmayı cemiyette ikame eden pek çok ayet vardır. (sf:189)
Kısacası, İslamî uygulama yükünü taşıyacak olan İslami ruh ve şahsiyetin vücuda getirilmesi zaruridir. Bu şahsiyet, eşya, olaylar ve durumlar hakkında hüküm verirken, İslami mantıkla düşünen İslami akılla yakından ilgili olduğu gibi, çevresindeki insanlar ve hadiselerle olan muamelelerine İslami esaslara uygun bir keyfiyet kazandıran bir İslami şahsiyet ile de alakalıdır. Öyleyse, İslam mesajını kafasında vazıh bir düşünce, kalbinde köklü bir inanç,yalnızca Rabbi için kulluk, nefsini tezkiye ettiği ve başkalarına faydalı olduğu salih bir amel olarak taşıyan Müslüman bir neslin yetişmesi ve eğitilmesi için çalışmamız lazımdır. (sf:190)
Hazırlayan: Zeyneb Aybüke Koyuncu
prof. dr. Yusuf el- Karadavi
Yüce Allah'ın hikmeti Hz. Muhammed'den (s.a.v.) önceki zaman diliminde gelmiş olan peygamberlerin hukuk sistemlerinin sınırlı ve belli süreli olmasını gerektirmiştir. Böyle olması, insanlık ebedî (sürekli) ve genel bir hukuk düzenini kabule henüz uygun bir süreçte bulunmadığı için hikmet ve maslahata da uygundu. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah bu eski şeriatların kutsal kaynaklarını kaybolma ve bozulmaya karşı korumayı üstlenmemiş, gelecek her nesilde kitabını muhafaza eden, peygamberinin mirasını koruyan ve dinini yenileyen kişiler göndermeyi de garanti etmemiştir.(...) İnsanlık son gelişme aşamasına ulaşıp Cenâb-ı Hakk'ın nihai genel mesajının anlaşılmasına ehil olunca Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de buyurduğu gibi Hz. Muhammed'i (s.a.v.) âlemlere rahmet ve bütün insanlara elçi olarak gönderdi. (sf:26)
İslam şeeiatının hükümleri ve esasları, bir taraftan acziyet, zaman-mekân, hevâ,mizaç ve öncekilerden kalan mirasın etkisine her zaman açık olan beşerî bir düzenlemenin hükümleri değildir. Bu hukuku, evrendeki yaratıkların ve her işin sahibi olan, canlı-cansız her şeyin Rabbi olan ve insanları yaratıp da onların menfaatlerini en iyi bilen Zat koymuştur. "Dikkat edin! Yaratan bilmez mi hiç? O çok lütufkâr ve haberdardır." (Mülk, 67/14) (sf.32)
Taraflardan birine haksızlık yapmadan ferdin menfaatleri ile toplumun menfaatlerini dengelemek de İslâm hukukunun özelliklerindendir. (...) İslâm hukukunda fert-toplum dengesinin varlığını gösteren en açık örnek, öyle sanıyorum ki onun mülkiyet anlayışıdır. İslâm, fertlerin mal mülk sahibi olmasını mubah kılmıştır. Böylelikle insanda yaratılıştan gelen köklü bir duygu doyurulmuş ve tatmin edilmiştir. (...) Fakat bununla birlikte İslâm, toplumun maslahat ve çıkarlarını göz önüne alarak şahsi mülkiyet hakkına birçok sınırlar getirmiştir. Onun mülkiyet anlayışı, kapitalist sistemde olduğu gibi hemen bütün kayıtlardan kurtulmuş sınırsız bir mülkiyet değildir. Aksine İslâm mülk edinmede, serveti çoğaltmada,harcama ve tüketimde, kısaca mal ve menfaat değişimini sağlayan tüm ekonomik faaliyetlerde bir takım kayıtlar koymuştur. Bu kayıtlardan bir kısmı imandan kaynaklanan ahlaki kısıtlamalarken, diğer bir kısmı da devlet yaptırımına bağlı kanuni kısıtlamalardır. (sf:35,36
Esneklik özelliğiyle İslam hukuku değişebilir ve yeni gelişmelere uyum sağlarken, metot ve hedeflerdeki kararlılık özelliğiyle de eriyip kaybolma ve doğru -yanlış her değişikliğe boyun eğme tehlikesinden kurtulmuş olur. (sf:36)
Âdil bir siyasette şart olan nokta, bu siyasetin uygulamalarının şeriat tarafından açıklanmış ve bu konuda açık hükümler getirmiş olması değil, aksine bu siyasetin şeriatla çelişmemesidir. (sf:39)
Uygun cezalarla ta'zir, siyaset-i şer'iyyeden olduğu gibi, sebebi açık seçik ortaya çıktığı ve uygulanmasını gerçekten engelleyecek bir neden belirdiği bazı hallerde kimi cezaların durdurulması da aynı şekilde siyaset-i şer'iyyenin bir gereğidir. (sf:52)
Şark konusundaki incelemelerinde isabetli olan dindar âlim Mösyö Lully'nin kitabın(da) (...) O diyor ki:
"Müslümanlar, günümüze kadar kendilerini, Batı'nın düştüğü korkunç hatalardan korumuşlardır. Avrupa'da refahtan eser yokken, işçi sınıfının yüzü gülmezken, sen onların, zenginle fakiri, işveren ile işçiyi her zaman eşit tutan o üstün ve göz alıcı İslam nizamına tam bir samimiyetle bağlı kaldıklarını görürsün. O halde, şunu söylersek mübalağa etmiş olmayız: Avrupalı tarafından, ıslahat özlemi çektiği zannedilen şu (Doğu) halkı, bu temel meselede en iyi nir örnektir. (sf:75)
"İslam hukukunun karşı karşıya kaldığı iki tarihi engel":
Yöneticilerin zulmü ile idarî ve ekonomik konularda Allah'ın emirlerine karşı kayıtsızlığın sonucu olan siyasî sapma,
Fıkıhla meşgul olanların içtihat kapısını kapamasının ve taklidin gerekli olup, her kadı veya müftü ve fakihin, sınırlarını aşmayacak biçimde belli bir mezhebe bağlanmasının zorunlu olduğu kanaatinin neticesi olan hukukî donukluk. (sf:89)
Elimizde be Allah'ın kitabında ve ne de Resulü'nün sünnetinde, belli bir fıkıh mezhebiyle bağımlı kalmamızı gerektiren herhangi bir delil yoktur. Aksine, mezhep imamlarının bizzat kendi sözleri,içtihat yaptıkları konularda kendilerinin taklit edilmelerini ve bu içtihatların kıyamete kadar devam edecek şekilde bir din ve şeriat haline getirilmesini, ittifakla yasaklamaktadır. (sf:125)
Her ne zaman yeni bir örf ortaya çıkarsa onu nazar-ı itibara al ve yürürlükten kalkan örflere itibar etme! Ömrün boyunca kitaplar üzerinde donup kalma! Kendi bölgen dışında biri sana fetva sormak üzere geldiği zaman, onu kendi bölgenin örfüyle mükellef tutma! Kendi bölgesinin örfünü sorarak onu kendi örfüyle değerlendir ve öyle fetva ver. Yoksa kitaplarınızda yazılı olanlara ve kendi örfünüze göre değil! ( el-Furûk, I, s.176-177) (sf:151)
Nasslar üzerinde zihin yormak, onları bölgesel ve zamansal yorumlardan kurtarmak ve nihayet şeriatın külli amaçları ışığında onlar üzerinde iyice düşünmek gibi önümüzde geniş bir alan bulunmaktadır. Bazen, bizden öncekilerce anlaşılmayan bir husus, bize malum olmaktadır. (sf:161)
Kur'an-ı Kerim'de hırsızlık yapana had vurmayı emreden sadece tek bir ayet varken; zekât vermeyi ve Allah yolunda infakı emreden, yoksulları doyurmaya teşvik eden,kenz,cimrilik,eksik ölçüp tartma,faiz, kumar ve haksızlığın her çeşidini yasaklayan,hiçbir muhtaç ve yoksulun hırsızlığa teşebbüs edemeyeceği şekilde adalet ve dayanışmayı cemiyette ikame eden pek çok ayet vardır. (sf:189)
Kısacası, İslamî uygulama yükünü taşıyacak olan İslami ruh ve şahsiyetin vücuda getirilmesi zaruridir. Bu şahsiyet, eşya, olaylar ve durumlar hakkında hüküm verirken, İslami mantıkla düşünen İslami akılla yakından ilgili olduğu gibi, çevresindeki insanlar ve hadiselerle olan muamelelerine İslami esaslara uygun bir keyfiyet kazandıran bir İslami şahsiyet ile de alakalıdır. Öyleyse, İslam mesajını kafasında vazıh bir düşünce, kalbinde köklü bir inanç,yalnızca Rabbi için kulluk, nefsini tezkiye ettiği ve başkalarına faydalı olduğu salih bir amel olarak taşıyan Müslüman bir neslin yetişmesi ve eğitilmesi için çalışmamız lazımdır. (sf:190)
Hazırlayan: Zeyneb Aybüke Koyuncu
8 Şubat 2014 Cumartesi
Mezhepler Tarihi 1 \ Muhammed Ebu Zehra
GİRİŞ
İslâm Hukuku'nun iki ana kaynağı vardır. Kur'an ve Sünnet.(...)
(...)Kur'an,İslâm Hukukunun beslendiği ana yasadır. Her türlü hukuk kuralları ve adlî müeyyide Kur'an anayasasından çıkar,vücut bulur.(...)
(...)İslâm dini ile akıl birbiriyle çelişen iki ayrı şey değildir. Aksine birbirini tamamlayan ve ortaya şaheser çıkaran iki dosttur. Onun için bedevinin biri şöyle söylemiştir: "Allah Rasulü neyi yapmamızı,istiyorsa, akıl bunları reddetmiyor,yapma demiyor. Yine Allah Rasulü neyi de yapma diyorsa,akıl onun yapılabilir olduğunu ileri sürmüyor."
Çünkü Allah Rasulü'nün yap veya yapma dediği her şey yaratılış kanunlarına uygundur,doğa ile çatışır yanı yoktur.(...)
(Sf:23)
Gerek vahiy,gerekse de Allah Rasulü'nün içtihatında hata aranılamaz. Rasul Allah'tan geleni aynen tebliğ etmiştir,bizlere nakletmiştir. Yaptığı içtihatlarda yanılmış ise,Allah büyük bir hikmete binaen hatalarını âyet indirerek düzeltmiştir ve onun için Allah Rasulü'nün içtihatına uymamak diye bir anlayış bahis konusu bile edilemez.( Sf:31)
O(Rasulullah) Allah'tan alıp insanlara tebliğ ederken bir Rasul, ama tebliğ ettiği ilâhî prensipleri uygularken bir kuldur.( Sf:33 )
ASHAP DÖNEMİNDE İÇTİHAT
İslâm dinine ve dolayısıyla mutluluk ve saadete açık olan insan vicdanları üzerindeki küfür baskısını kaldırmak için savaşır İslâm. Kimseyi zorla Müslüman etmek hakkına sahip değildir Müslüman. Ancak İslâm'ı kabul edebilecek temiz fıtratlı insanlar üzerine baskı kurulmasına da müsaade edemez. (sf:36)
Demek ki İslâm Devletinin savaşı dinî bir zorlama için değildi. Onun savaşı insanları ezen zalim idarecilere, vicdanları ezen ve doğruyu bulmasına engel olan adaletsiz otoritelere karşı idi. Yani, hürriyet savaşıydı İslâm'ın savaşı. Adalet savaşıydı İslâm'ın savaşı. Ha,hukuk savaşıydı İslâm'ın savaşı. Bir başka deyimle, dinî baskıları kaldırma savaşıydı İslâm'ın savaşı. (sf:36)
Müslüman olmayanlara, Müslümanlar"zımmi" adını vermişti. Zira onlar Allah Resulü'nün zimmetinde (koruması altında)idiler. Çünkü Allah'ın Resulü onlara herhangi bir zarar gelmesini yasaklamıştı: "Bir zımmiye (İslam'ın koruması altında olan gayr-i müslime) kötülük edenin kıyamet gününde hasmı benim!"(sf:37)
Her biri ihlasla İslam'a ve onun Resulü'ne bağlı olan ashap, herhangi bir konuda çözüm yolu arayıp da Kur'an ve sünnette bulamadıkları zaman, Kur'an ve sünnetin kendilerine kazandırdığı bilgi ve tecrübeyle içtihata müracaat ediyorlardı. Yaptıkları bu iş Allah Resulü'nün de tasvip ettiği ve izin verdiği bir işti.
Allah Resulü Muaz bin Cebel'i, Yemen'e vali olarak tayin ettiğinde,sormuştu Muaz'a: "Neyle hükmedeceksin ya Muaz?" Cevap verdi Muaz: "Allah'ın kitabı ile!"
"Allah'ın kitabında bulamazsan?"
"Senin sünnetinle ya Resûlallah!"
"Ya onda da bulamazsan?"
"O zaman kendi reyime müracaat edeceğim!"
Bunun üzerine Allah'ın Resulü şöyle buyurdu:
"Allah'a hamdolsun ki,Resulünü,razı olduğu şekilde muvaffak etti."(sf:39)
Ashaptan bazıları hadis nakletmekten çekinmişlerdir, ama görüşlerini belirtmekten asla çekinmemişlerdir. Zira reylerini açıkladıklarında ya isabet ederler, ya da etmezler,isabet kaydederlerse dinî bir hükmü yerine getirmiş olurlar. Hata ederlerse, bu hata kendilerine ait bir hata olarak kalır, başkalarına fazla bir zarar ulaşmaz. Hadis ise öyle değildir. Bu sadece kendilerini ilgilendirmiyor,başkalarına da zarar veriyor. Özellikle de Allah Resulü'nün söylemediği bir sözü ona isnat etmekten çekiniyorlar ve onun için hadis rivâyet etmekten kaçınıyorlar.. Zira Allah'ın Resulü bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kim benim söylemediğim bir sözü söyledim gibi naklederse,kendine ateşte bir yer ayırsın!" (sf:42)
(Ashabın) Maslahata uygun fetva vermeleri de,asla Kur'an ve sünnet dışında değildir. Hele hele bu fetvaların hiçbiri Kur'an ruhuna ve esprisine aykırı olmamıştır,olamaz da. Aksine onların her fetvası,Kur'an ve sünnetten beslenerek gelişmiş idraklerinden,adeta Kur'an ve sünnetle özdeşleşmiş düşünce yapılarından doğmaktaydı. Onlar Kur'an ve sünnetle yatıp kalkarlardı. Onlar Kur'an ve sünnetin içinde yoğrulmuşlar,dünyaya,hadiselere ve bütün çevre şartlarına Kur'anlanmış ve sünnetlenmiş insanlar olarak bakmışlar ve değerlendirmişlerdi.(sf:44)
Reylerine uyarak fetva verenler, verdikleri fetvalara uyulmasını bekliyor ve konular hakkında verdikleri kararlara itibar edilmesini istiyorlardı. Fakat, verdikleri fetvaların ve kararların dinî bir nass gibi kabul edilmesini ve bu kararlara âyet gibi uyulmasını hiçbir zaman istemiyorlardı.
Böyle olduğunu belirten en güzel örnek Hz. Ömer'in şu sözleridir:
"Ey Müslümanlar! Doğru kararlar ve görüşler Allah Resulü'nün reyidir. Çünkü O'na bu görüş ve kararları bizzat Allah verdiriyordu. Bizim reyimiz ise, sadece zandan ve tavsiye den ibarettir." (sf:45)
(Sahabeler) Gerçeği arayan insanların mutlaka bulacaklarını, kendi hayatlarıyla ispat etmişlerdir. (sf:50)
TÂBİİN DÖNEMİNDE İÇTİHAT
Sahabeler kendilerinden sonra büyük işlerin üstesinden gelecek birçok öğrenci yetiştirmişlerdir. Kendilerinden sonra gelecek olan nesle de Kur'an'ın "İslâm'da birinci derecede derece kazananlar hicret,edenler, hicreti kabul edenler ve onlara en iyi biçimde tâbi olanlar" (Tevbe:100) ayeti gereğince tâbiin adını vermişlerdir. Gerçekten bu ismi onlara Allah vermiş ve büyük bir şerefe nail kılmıştır.
Tâbiin nesli rivâyet ve hukukî içtihatları hazır bir şekilde ellerinde bulmuşlardı. Onlara kalan sadece iki iş vardı.
Bir,kendilerini intikal eden bu ilmî serveti bir usul içinde derleyip toparlamak,bozulmamak üzere muhafaza altına almak. (...)
(...) İkinci yaptıkları iş ise, bir mesele hakkında ashabım reyini, Kur'an ve sünnetin nasslarını bulamadıkları zaman,kendi başlarına içtihat yolunu tutmaktı.(sf:53)
Tâbiinden birçoğu,hakkında nass ve ashap reyi bulamadıkları konularda,kendileri içtihat ederek fetva verirlerdi. Fakat bazıları, hakkında nass ve ashap reyi bulamadıkları konularda kendiliklerinden içtihat edip fetva vermekten çekinirlerdi. Bu iki tip,ashap döneminde de vardı. Fakat ashap, ilimlerini doğrudan doğruya Allah Resulü'nden aldıkları için, içtihatta kendilerinden daha emindiler. (...)
Fakat tâbiin döneminde,ashap zamanında birbiri içinde olan ve onun için de ayrılması zor olan bu iki usul birbirinden tamamen ayrıldı ve aradaki fark apaçık bir biçimde ortaya çıktı. Ayrıca Müslümanlar arasındaki ihtilaflar çoğalmış ve şiddetlenmiş,Müslümanlar birbiriyle sert tartışmalara girmişti. Bu tartışma birbirlerini küfür ve sapıklıkla itham etmeye kadar varmıştı. Hatta o kadar ki, ihtilafta taraf olanlar birbirlerine kılıç çeker duruma geldi.
Bu durumda ister istemez gruplar birbirinden ayrılmış ve şu üç gruba bölünmüştü:
1. Hariciler
2. Şiiler
3. Sünniler
Bunlar bilinen ve belli başlı olan üç ana gruptu. Bu devirde,hiçbir gruba ve fitne hareketine iştirak etmeyip,kenarda,kendi köşelerinde kalmayı daha uygun bulanlar da vardı ve sayıları oldukça yüksekti.
Hariciler,kendi aralarında da ihtilaf ederek birçok gruba ayrılmıştır. (...)
Şiiler de kendi aralarında birçok gruba bölünmüştür. O kadar ki, bazıları İslâm dininin çok dışına çıkmışlardır. (sf:55)
Böyle bir hava içinde, kendilerini fitneden koruma endişesi taşıyanlar, hadis rivâyetlerine daha çok önem veriyor ve onlara sımsıkı sarılmayı daha emin bir yol olarak görüyorlardı.
Bunlardan ayrı bir grup da, Allah Resulü'nden rivayet edilen hadislerin arasına ayıklanmayacak kadar çok yalan hadis katıldığı için, önlerine çıkan konular hakkında,hadise pek önem vermeyerek,Kur'an ve ashap icraatını kendileri için dayanılacak hüccet sayarak fetva veriyordu. Yani,konuları içtihata müracaat ederek çözmeye çalışıyorlardı.
Böyle olduğu için, tabii olarak iki fıkıh usulü doğdu:
1. Reye dayalı fıkıh
2. Hadise dayalı fıkıh (sf:56)
İCMÂNIN VE ASHAP SÖZÜNÜN DELİL VE HÜCCET OLUŞU
Tâbiinlere göre ashabın söz ve hareketleri bir delil, müracaat edilecek bir hüccet idi. ( Şii mezhebinden olan İmamiye kolu,Hariciler ve Zahirî ekolüne sahip olanlar hariç.)
Ashabın hareketi amelî olarak ikiye ayrılır:
1. Başlangıçta aralarında tartışma da olsa, sonuçta ittifak ettikleri rey artık icmâdır. Onun için de kabul edilmesi ve hüccet olarak görülmesi gereken bir hüküm mahiyeti taşır. (Zahirîler de ashabın icmâsını hüccet olarak kabul eder.)
2. Şayet bir konuda ashap arasında bir icmâ hasıl olmamışsa, o zaman her fakih kendi hocası olan ashabı hüccet olarak görür ve görüşlerini kendisi için rehber bilir.
(...) Tâbiine göre,ashabın sözü ve hareketleri,sadece bir reyden ibaret değil,aynı zamanda uyulması gereken bir sünnettir.(sf:59)
(...) Ashabın hallerini ve yaşayış biçimlerini bilmeyenler "Onlar da bilselerdi bütün bildiklerini rivâyet ederlerdi." derler. Hâlbuki ise, durum hiç de sanıldığı,gibi değildir. Onlar Allah Resulü'nden bir şey naklederken, yanlış nakletmekten o kadar çekinirlerdi ki, işte bu endişe onlara çok az hadis rivayet ettirmişti. Konuştukları her şey belki de Allah Resulü'nden duydukları şeylerdi ama, hiçbir zaman söylediklerini Allah Resulü'nden duyduklarını söylemezlerdi. "Allah'ın Resulü şöyle şöyle buyurdu" demezlerdi. (sf:60-61)
MÜÇTEHİT DÖNEMİNDE İÇTİHAT
Tâbiin döneminden sonra, onların talebeleri kuşağı gelir ki, bunlara tebe-i tâbiin ismi verilmiştir. İşte fıkıh ekollerinin başlangıcı bu dönemdedir. (sf:63)
(Tâbiinlerden sonraki) iki tebe-i tâbiin ve ondan sonra gelen müçtehitler döneminde uydurma hadisler ortalığı kaplamış ve Müslümanlara etki etmeye başlamıştır.
Kadı İyâz,uydurma hadis konusunu şöyle dile getirmektedir:
"Uydurma hadis rivayet etmeye çalışanlar birkaç sınıfa ayrılırlar.
Onlardan bazıları Allah Resulü'nün hiç söylemediği sözleri,birbirini küçük düşürmek ve kendisini daha çok biliyor göstermek için hadis gibi söylemişlerdir. Bunlar hiç şüphesiz kâfir ve zındıklardır. Kibirli sahtekârlardır.
Bir kısmı, kendilerince dindarlıklarından ötürü hadis uydurmuşlardır. Bunlar birtakım şeylerin faziletleri hakkında hadisler uydurmuş cahil ve haddini bilmez dindar kimselerdir.
Bazıları da hadis rivayet etme vesilesiyle şöhret olma yolunu seçmişledir. Onun için de çok acayip, birtakım gizli sırları açıklayan hadisler rivayet etmeye kalkışmışlardır.
Bazı sapıklar da, kendi gizli maksatlarına adam çekebilmek için,bir mezhep tutanların, mezhep tutmadaki taassuplarını perçinlemek için hadis uydurmuşlardır.
Bir kısmı insanların dünyaya bağlılıklarını haklı gösterecek hadisler uydurarak, halkın gözünde büyümeye ve itibar kazanmaya çalışmıştır.
Hadis uyduranların bazıları da doğrudan doğruya hadis uydurmamış,fakat zayıf temele dayalı hadislere kuvvetli deliller kazandırma yolunu tutmuştur. Zayıf senetleri meşhurlaştırmışlardır.
Bazıları da hadis senetlerini alt üst ve hadis râvilerine hiç olmayan isimler eklemişlerdir. Onlar bu yolu ya fevkaladelik kazanmak ya da cehaletlerinden dolayı tutmuşlardır.
Bir başka grup da, görmediği kişileri gördüğünü, işitmediği şeyi işittiğini ileri sürmüş ve böylece itibarını artırmaya çalışmıştır. Böylece rivayet ettikleri hadisleri bizzat kendilerini görmedikleri ve kendilerinden duymadıkları kimselerle desteklemişlerdir.
Diğer bazıları da,bir art niyetle,kasten ashap sözünü, Arap atasözlerini ve filozofların ileri sürdüğü fikirleri Allah Resulü'nün sözleri gibi nakletmişlerdir. (Tarih el-Teşri el-İslâmî, Muhammed el- Hudri,S.87). (sf:65-66)
İmam Malik bu hususta (râvilerin makbul olduğu ya da olmadığı hususunda) şöyle söylerdi: "Dört kişiden asla ilim (senet) alınmaz. Diğerlerinden ise alınır." Senet alınmayan bu dört tip şunlardır:
1. Sefihler (Ne yaptığını bilmeyen aklı kıtlar.)
2. Nefsî arzularına gem vuramayarak bid'atlere düşenler.
3. Uydurma hadis söylememiş olsalar bile, konuşurken yalan söyleyenler.
4. Dindar ama, ümmi ve cahil olanlar. (sf:68)
Hadis rivayet eden tâbiinde şöyle vasıflar olmalıdır:
1. Hadisi ayrı bir yoldan mâna itibarıyla Allah'ın Resulü'ne götürebilmek.
2. Hadisi destekleyen ve ilim ehlinin de kabul ettiği,başka bir yolla mürsel olarak gelen bir hadisin bulunması.
3. Sahabilerin kabul ettiği mürsel bir hadisle destekli olmak.
4. Bazı bilginlerin kabul ettiğini bildiren bir fetvaya vücut vermek. Yani, bazı bilginlerin mürsel yoldan gelen hadise dayalı olarak fetva verdiklerini ispat etmek. (sf:69)
Şehristanî "El-Milel ven-Nihal" adlı eserinde bu konuda (içtihatın kaçınılmazlığı) şunları söylemektedir: "İbadet ve muamelat hususundaki yeni olaylar sayılamayacak kadar çoktur. Biz kesin olarak biliyoruz ki, her olay hakkında açık bir nass gelmemiştir. Zaten gelmesi de aklen ve mantıken düşünülemez. Nasslar mahduttur, sınırlıdır ve her olayı içine alması mümkün değildir. Demek ki, içtihatın, kıyasın, yeni yeni olaylar üzerinde reye dayalı içtihatın yapılması bir mecburiyettir." (sf:70)
EHL-İ ŞİA VE HARİCİLERDE FIKIH (HUKUK)
A. SİYASİ GRUPLAR
Şiiler:
(Şiiler) Hilafetin ümmetin reyine bırakılamayacağı ve bu yüzden de Resulün kendi yerine vekil bırakmak mecburiyetinde olduğu, O'nun da böyle yaparak Hz. Ali'yi imam tayin ettiği inancındadırlar. (sf:74)
Şia genel adı altında toplanan çeşitli başka gruplar da vardır. Bunlardan bazıları Hz. Ali'yi ulûhiyet makamına çıkarıp yücelttikleri için İslâm dininin dışına çıkmıştır. Bu tür itikadın kurucusu, Yahudi dönmesi İbn-i Sebe'dir. Onun için Hz. Ali'yi tanrılaştıran gruba Sebeiyye denilmektedir. Aynı durumda olan bir grup daha vardır ki, adı Gurabiyye'dir. Gurabiyye grubuna göre, Cebrail Allah'tan getirdiği vahyi getirirken şaşırmış, Hz. Ali'ye vereceği yerde, Hz. Muhammed'e vermiştir. Bunlara göre,Hz. Ali ve Hz. Muhammed birbirlerine bir karga gibi benzeştiği için,Cebrail şaşırmıştır. Onun için bu gruba kargacılar anlamına gelen "Gurabiyye" adı verilmiştir.
Bu iki fırka da Hz. Ali zamanında ortaya çıkmış ve Hz. Ali her iki grup için de kâfir deyimini kullanmıştır. (sf:74)
Şia içinde dinden çıkmayan ve Ehl-i Sünnet'e yakın olan birtakım gruplar da vardır. Bunların başında, İmam Zeyd bin Ali Zeynel-Abidin bin Hüseyin 'e mensup olan Zeydiye mezhebi gelir. Bu mezhebe göre, hilafet, Hz. Ali'nin, Hz. Fatıma'dan doğma oğullarına kalmalıdır. Bunlar, ister Hasan, isterse Hüseyin soyundan gelmiş olsunlar,durum değişmez. Gerçekte, hilafetin Ali evlatlarına verilmesi şart değildir ama, onlara verilmesi çok isabetli bir iştir, bunlara göre. Gene bunlara göre, hilafet görevini adaletle yerine getiren bir kişiye itaat etmek vacip olur. Onun için de, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'in hilafetleri meşrudur ve kabul edilip biâd edilmelidir. Hz. Ali Allah Resulü tarafından hilafet görevine tayin edilmemiştir. Sadece, imamda, önderde bulunması gereken yaptığı tanımlama, Hz. Ali'yi anımsatmaktadır. (sf:76)
Hariciler:
Bunlar, Hz. Ali ile Muaviye arasında geçen Sıffin savaşından sonra, Hz. Ali'nin meseleyi hakem aracılığı ile halletme teklifini kabul etmesi üzerine, Hz. Ali'nin ordu saflarından ayrılan kişilerdir. Hâlbuki, daha önce Hz. Ali'yi hakem konusunda zorlayanlar da onlardı. Fakat Hz. Ali bu fikri kabul ettikten ve uyguladıktan sonra,işin içine hile karıştığı ortaya çıkınca, Ali'nin üzerine yürümüşler ve onun yanıldığını ve küfre saptığını iddia etmişlerdir. Daha sonra hakem olayını kabul edenlerin hepsini de küfürle itham etmişlerdir. Bu durumdan sonra, kendilerinin tevbe ederek küfürden kurtulduklarını, diğerlerinin tevbe etmedikleri için kâfir olduklarını ileri sürmüşlerdir. Onlara kendilerini takip ederek tevbe ederlerse küfürden çıkacaklarını söylemişlerdir. (sf:78)
Genel olarak Haricilerin görüşlerini şöyle özetleyebiliriz: Hiçbir aile yahut kabile,hilafet konusunda bir diğerinden üstün değildir. Halifeyi tüm Müslümanlar tam bir hürriyet ve serbestiyet içinde seçerler. Şayet halife Allah yolundan sapar ve adaletten ayrılırsa,Müslümanlara onu makamından indirmek ve hatta öldürmek hakkı doğar. İsterse bu halife, seçilirken, normal ve şer'i yollardan seçilsin, sonuç aynıdır. Bunlara göre, halifenin yaptığı adaletsizlikte, onu makamından indirecek bir makam bulunmalıdır. Aynı zamanda, Halife idarecilerden her isteyenin istediği zaman azletmesine ve öldürmesine engel olacak adamlara da sahip olmalıdır.
Ayrıca Hariciler büyük günah işleyenlerin kâfirliğine hükmetmişler, kendilerine karşı olan herkesi de büyük günah işleyenlerden saymışlar, zalim sultanlara isyan etmedikleri için de kâfir kabul etmişlerdir. (sf:79)
B. İTİKADÎ GRUPLAR
Mürcie:
İtikat bakımından Haricilerin tam karşıtı durumuna girmektedir. Hariciler büyük günah işleyenleri kâfir ve sonsuza kadar cehennemlik sayarken, Mürcie grubu, küfür içindeyken ibadetin bir faydası olmadığı gibi, iman sahibi olarak günahın da bir zararı yoktur itikadındadır.(...)
Cebrîyye:
Bu itikatta olanlara göre,insanın yaptığı ettiği işlerde kendine ait bir iradesi yoktur. İyilik yahut kötülük yapmak kulun kendi elinde değildir, iyiliğin de kötülüğün de sahibi Allah'tır.
Mutezile (Kaderiyye):
Bu itikatta olanlara göre, insanoğlu kendi kötü fiillerini kendisi yaratır. Bu kötü fiillerde Allah'ın bir dahli yoktur. Allah sadece iyiliği ve hayrı yaratandır. (sf:81-82)
Mezhepler Arasındaki İhtilaflar Ve Sebepleri
Teferruatla ilgili fıkıh meselelerindeki ihtilaflar, dinin kesin hükümlerinden ayrılmadıkça,o kadar mühim bir şey sayılamaz. Başka bir deyimle, ihtilafın sebebi hakikati araştırmak olursa, insanlar için daha iyiyi ve daha doğruyu bulmak hususunda geniş bir kapı açılmış ve doğruyu seçebilmek ve tercih edebilmek için,akla geniş bir alanda hareket imkânı verilmiş olur. Çünkü gerçekler, fikir tartışmasından doğacak çeşitli alternatifler arasından bulunabilir. (sf:83)
İhtilafın Temel Sebebi
Dinin kesin emirlerinde ve icmâ halinde kabul edilmiş hukuk konularında, herhangi bir ihtilaf bahis konusu değildir. Bunların dışında kalan teferruatla ilgili konularda, hukuk okulları arasında ayrılıklar vardır.
Bunlar (teferruatla ilgili konular), hakkında kat'i nass bulunmayan ve çözümü nassların ışığı altında akılla mümkün olan meselelerdir. Bu gibi meseleler çok çeşitli olup,bunlar hakkında değişik,deliller getirilerek hüküm verilebilir. Böyle konularda bir müçtehit hataya düşse bile,niyeti samimi oldukça sevap kazanmaktadır. Allah'ın Resulü,buyurmaktadır: "Bir müçtehit içtihadında isabet kaydederse ona iki ecir (sevap),yanılırsa bir ecir vardır." (sf:84)
Kur'an Konusundaki İhtilaflar
Asıl delil kitaptır. Her hükümde delil ve istidlal (çıkarsama) kitapla yapılır. Bunda hiçbir ihtilaf yoktur. (...)
Kitapla ilgili ihtilaflar, bizzat kendisiyle ilgili değil, içinde bulunan bazı kelimelerin anlamındadır. Kur'an'ın kelimeleri çoğunlukla açıktır. Ama öyleleri de vardır ki, geniş anlamlı ve girifttir. İşte bu tür kelime ve deyimler ihtilaflara konu olmaktadır.(sf:85)
Bazı ihtilaflar da vardır ki, bunlar ibarelerle ilgilidir. Bir delilin delâlet ettiği hüküm üzerinde ihtilaf edilmiştir. Böyle durumlarda kullanılacak ve deyimleri açıklayacak hadisler bulunduğu halde, yine de ihtilaf etmekten kurtaramamışlardır kendilerini.
Bu konuya örnek verecek olursak: "Sünnet Kur'an'ın genel hükmünü sınırlar mı sınırlama mı?" gibi bir örnek verebiliriz. Burada hukukçular ihtilafa düşmüşlerdir. İmam Şafii, Ahmed bin Hanbel ve daha birçok âlim,"Kur'an'ı sünnet açıklar. Çünkü sünnet salt bir biçimde Kur'an'a dayanmakta ve onun mücmel(kısa öz) hükümlerini genişleterek açıklamaktadır." demişlerdir. Ve şu âyeti de iddialarına delil getirmişlerdir: "Biz sana da Kur'an'ı indirdik. Ta ki insanlara kendilerine indirileni açıkça anlatasın." (Nahl:44) (sf:85)
Ehl-i Sünnete göre Kur'an, ancak sünnetle açıklanır, sünnet aracılığı ile anlaşılır. Şayet sünnet bulunamazsa, edebî Arab dilini, şeriat ve onun genel amaçlarını çok iyi bilen kişiler Kur'an-ı Kerim'i yorumlayabilir ve içtihat yapabilir.
İmamiyye grubuna göre ise i, on iki imam,Kur'an'ın anlamının anlaşılmasına yardımcı olan anahtar mesabesindedir. İnsanlar, ancak bu on iki imamı anahtar olarak görürlerse, Kur'an'ın kapılarını açabilirler. (sf:86)
Allah Resulü'nün Hadisleri Konusundaki İhtilaflar
Sünnet veya hadis konusundaki ihtilaflar onun hüccet olup olamayacağı sorusundan çıkmamaktadır.
Sünnet ve hadis üzerindeki ayrılıklar, sünnete isnat etmek, yaslanmak şart mıdır yoksa değil midir? (...)
Sünnetten hüküm çıkarsama (istidlal) hususundaki ayrılıklar, rivayet edilen hadisleri bazı imamların bilmeleri, bazılarının da bilmemeleri hususuyla ilgilidir. Hadisin varlığını bilenler, hadise göre hüküm vermişler, varlığından haberi olmayanlar da reylerini kullanmışlardır. (sf:87)
Rey Hakkındaki İhtilaflar
Bu konuda ihtilaf hem asılda hem usulü hakkındadır. Bazı İslam hukukçuları, hükümlerin ancak kitaptan, yani Kur'an'dan alınacağını düşünmektedirler. (...)
Rey ile içtihat etmeyi kabul eden hukukçular İslam hukukçuları arasında çoğunluğu teşkil etmektedir. O kadar ki, hakkında nass bulunmayan meselelerde, hükme hüccet olmak bakımından, rey ile içtihat etme ,icmâ teşkil edecek kadar geniştir ve ittifak hasıl olmuştur. Bundan ötürü İslam hukukçularının birçoğu;"Reyi tanımayanların hiçbir değeri yoktur. Deyin değeri onların iddiaları dışında, kendisinde icmâ oluşmuş bir konudur. Böyle olunca da, reyi kabul etmeyenler İslam hukukçuları arasında sayılamazlar." demişlerdir. Ama böyle bir iddia üzerinde tartışılabilir aşırılıkta bir iddiadır ve tartışılmalıdır. (sf:90)
Reyi kabul eden hukukçular kendi aralarında onun usulü hakkında ayrılığa düşmüşlerdir. Bazıları rey ile içtihatın tek usulü kıyastır demişlerdir. (sf:90)
Genel menfaatler, İslam dininin amaçlarına uygun menfaatlerdir. Herhangi bir genel menfaat hakkında olumlu veya olumsuz özel bir açık nass bulunmazsa,öylesi bir mesele ,bu usul ve metoda göre değerlendirilir. Ama hiçbir zaman bu işlemde nassların hükümleri dışına çıkılamaz. Fakat,kıyas işleminde olduğu gibi, belli bir nassa bağlanmak ve meseleyi o nassa göre halletmek mecburiyeti yoktur. Aksine, değişik nasslarla mesele hakkında en faydalıyı bulmaya çalışmak gerekir. Bu kuralı kabul edenler, Hz. Ömer, Osman,Ali gibi büyük sahabelerin yolundan gitmişlerdir. (sf:91)
İcma Üzerindeki Düşünce Ayrılıkları
Birtakım icmâ vardır ki, böyle icmâları bir Müslüman'ın reddetmesi mümkün değildir. İslâ m dininin esaslarından olan bu tür icmâlar, mesela, namazın rekâtları, rükünleri, farz namazların sayıları, Ramazan ayı orucu, ve zekâtın farz oluşu gibi meselelere dairdir. Bu konularda icmâyı kabul etmemek, icmâya konu olan farzları reddetmek anlamı taşır ki, böyle bir durumda olan kişi İslâm dininin dışına çıkmış olur. (sf:93)
Gerçeğe akıl erdiremeyen bazı kimseler, her icmâın bütün nasslardan üstün olduğunu sanırlar. Bu bir büyük anlayış hatasıdır. Fakat ne kadar yazık ki, çok yaygın bir kanaattir. Hatta o kadar ki, Müslüman olmayan bazı yazarlar, icmâ ile,dinî hükümlerin değişebileceğini ve İslam ümmetinin icmâı sayesinde,nassa dayalı hükümleri değiştirme imkanı olduğu halde değiştirmediklerini ve statik kaldıklarını iddia ederler. İslam dinini bu kadar gülünç bir biçimde yorumlamak aslında şaşılacak bir iştir. (sf:94)
Haricileri, Şiileri ve bir grup Mutezile'yi hesaba koymazsak, İslam hukukçularının büyük çoğunluğu ashabın icmâını hüccet olarak kabul etme konusunda ittifak etmişlerdir. Ashabın icmâı bir olgudur, güçlü bir örnektir. Onun için de, dört mezheble birlikte Zeydiler de seçkin neslin icmâını hüccet olarak kabul etmişlerdir. (sf:94)
(Mesela) dedenin mirasçı olması hakkında icmâ vardır,fakat miktarı hakkında yoktur. Dedeyi mirastan mahrum etmek hiçbir zaman doğru değildir ama, miktarı hakkında reylerden birini tercih etme hakkı daima vardır. (sf:96)
Şayet muhalif görüş şaz, yani münferit bir reye dayanıyor ve nasslarda zıddiyet içinde değilse, o zaman icmâyı bozar. (sf:97)
Hukukçuların çoğu rey ve kıyası reddedenlerin icmâyı bozamayacakları kanaatindedirler. Onun için de Şiilerin itirazı icmâyı bozamaz. Zira onlar ehl-i bid'attan sayılmaktadırlar. (sf:97)
Medinelilerin İcmâsı
İmam Şafii'ye göre, Medinelilerin, her mesele hakkında ettikleri icmâyı, diğer İslâm ülkelerinin âlimleri de uygun görmüş ve böylece o icmâlar ümmetin icmâsı haline gelmiştir. (sf:100)
Ashabın Fetvası ve Söyledikleri
Dört büyük hukuk okulunun bilginleri, ashabın fetva ve sözleri ile amel etmek hususunda birleşmişlerdir. (sf:101)
Müslümanların başlarının,yöneticilerinin sözleri, genel menfaatler hesaba alınarak söylendiği için, umuma intikal etmekte ve maruf hale gelmektedir. (sf:102)
Tâbiinlerin Fetva ve Sözleri
Ebu Hanife ve Şafii, ashabın söz ve fiilleri ile amel ettikleri halde, tâbiin sözleri ve fetvalarıyla amel etmemişlerdir. Ebu Hanife durumu açık bir biçimde dile getirmiştir: "İş İbrahim ve Hasan'a gelip dayanırsa, o zaman onlar da insan, biz de insanız!"(sf:104)
Hukuk Okulları Arasındaki Ayrılıkların Etkileri
Hukuk konusunda görüş ayrılıkları değişik ekolleri meydana çıkardı. Tabii ki, bunun doğal sonucu bir takım mezheplerin ortaya çıkmasıydı ve öyle de oldu. İşin bu noktasında işaret etmemiz gereken konu şudur: bu ayrılıklar, İslâm dininin özüne, nirengi noktası kabul edilebilecek önemdeki kurallarına ait konularda değil,daha çok teferruatla ilgili aykırılıklardır.(sf:105)
Bazı hukukçular ona (İmam Ebu Hanife'ye); "Bu senin ileri sürdüğün fikir veya fetva,hiç şüphe götürmez bir gerçek midir?" diye sorduğunda; o büyük bir samimiyet ve tevazu hali içinde;"Bilmiyorum, belki ulaştığım sonuç hiç şüphe kaldırmaz bir hata ve bâtıldır." diye cevaplamıştır. (sf:106)
(İmam Ebu Hanife'nin) talebesi olan Ebu Yusuf'un kendi sözlerini yazdığını görünce;"Ey Yusuf! Vay senin haline! Benim sözlerimi yazıyorsun öyle mi? Ben bugünün meselesini biliyor ve ona göre düşünüyorum. Belki de yarın başka türlü düşünürüm. Hatta belki yarından sonra gelecek günde de daha başka türlü düşünebilirim!" (sf:106)
Hukuk okulları arasındaki ihtilaf, aslında zekaları geliştirmiş, İslam âlimlerinin düşünce ufuklarını açmıştır. Çünkü bütün ihtilaflar gerçeği bulma gayretinden doğmuştur. Ve bu gayretler öyle zengin bir hukukî miras bırakmıştır ki, bütün insanlık âleminin en büyük serveti budur, iddiasında bulunursak,asla aşırılık yapmış olmayız.
İyi bir karşılaştırma yapıldığı takdirde, görülür ki, Batı Hukukuna me'haz olduğu ileri sürülen Roma hukuku, İslam hukukunun yanında çok küçük kalır. (sf:107)
Müçtehit İmamlar döneminden sonra hukuk çalışmaları, onların tespit etmiş olduğu usullerle sürmüştür. Yani, bütün çalışmalar evvelce tespit edilen biçimde yürütülmüştür. Böylelikle hukuk konusunda yeni düşünceler üretilememiş, önceki hukukçulara uymak gibi bir taklitçilik hakim hale gelmiştir. Ne kadar yazık ki, hicrî dördüncü asırda başlayan taklitçilik, git gide bütün bir İslam alemini işine almış ve hayat sürmüştür,ama, insan o hayatın gerisinde kalmıştır. (sf:107)
Taklitçilik, Hanefi ve Şafii mezhebinde daha çok kabul görmüş, Maliki mezhebinde ise, biraz daha müsamahakâr davranılmış, ama Hanbeliler içtihat kapılarının kapanmasını bütünüyle reddetmişlerdir. (...)
Zahirilere göre,her fert,hiç olmazsa, müçtehitlerin fetvalarının doğru olup olmadığını kavrayacak kadar bilgi sahibi olmaları gerektiğini ileri sürmüşler; fetvaların neye dayandığını, hangi ölçülerin kullanıldığını bilmeleri lazımdır, fikrini ileri sürmüşlerdir. (...)
Çünkü,insan aklı hiçbir zaman düşünmekten men edilemez ve edilmemelidir. Çünkü, yeni hayat şartlarının getirdiği birçok sorun, çözüm beklemektedir.
İçtihat kapılarının kapanması elbette ki kötü bir hadisedir. Fakat, içtihat için gerekli altyapıya sahip olmayan insanların içtihata kalkışmaları daha az kötü bir durum değildir. (sf:108)
İslam Dininin Hükümleri Hangi Amaçları Taşımaktadır?
Hepimiz, bilhassa Müslümanlar olarak biz, bilmekteyiz,ki, İslam dini bütün insanlara mutlu bir hayat yaşatmak için gönderilmiştir.
Bütün ibadetler, ferdin iç âlemini geliştirmeye ve onu hayata hakim kılmaya maruf amaçlar taşır. (sf:109)
İslâm toplumunda her alanda bütün yönleriyle adaleti, hakka dayalı hukuku teessüs ettirmek (İslam dininin amaçlarındandır.)(sf:109)
İslamiyet, İslam topluluğunu oluşturan her bireyin terbiye edilmesini, onların yetenekleri oranında iş yapacak duruma getirilmesini emretmiştir. (sf:111)
İslam dini, her insana kendi kabiliyetlerine göre bir yer vermiş ama, kabiliyetlerin önünü de hiçbir şekilde tıkamamıştır. İyi ve faydalı iş yapan mükâfat alır, toplumda yüce bir mevki kazanır. (sf:111)
İslam dininde her verilen hakka karşılık, aynı oranda sorumluluk vardır. Mesela,dinimiz bir köle suç işlediği zaman, aynı suçu işleyen hür bir insana verdiği cezanın yarısı kadar bir ceza vermektedir. Çünkü hürün sorumluluğu köleninkinden daha fazladır ve onun için yaptığından ettiğinden köleden daha fazla suçlu olur.(sf:112)
Toplumun genel menfaatlerini korumak,kötülükleri ortadan kaldırmak (İslam dininin amaçlarındandır.) (sf:112)
İslam dininin amaçladığı menfaatler öyle herkesin kendi işine gelen faydalar değildir. Gerçek menfaatlerdir. Genelin menfaatidir. Her birey bu genel menfaatlerden durumu gereği faydalanır. Ve bütün kuralları kimse kendi keyfine uygun biçimde değiştiremez. (sf:112)
İslam Dininin İnsan İçin Gerçekleştirmek İstediği Faydalar
Hiçbir İslam hukuk bilgini veya herhangi bir kimse,Kur'an ve sünnet nasslarına aykırı bir menfaati düşünüp iddia edemez ve buna maslahat adı veremez. Zira Kur'an ve sünnete aykırı maslahatlar kişinin kendi nefsine uygun olan hevaî isteklerdir. (sf:113)
Kur'an ve sünnet nasslarının üzerinde ciddiyet ve ehemmiyetle durduğu şer'i maslahatları şöylece sıralayabiliriz genel olarak:
Birinci maslahat, herkesin faydasına prensipler taşıdığı için dini korumaktır.
İkincisi, insan canını korumaktır.
Üçüncüsü,malı korumaktır.
Dördüncüsü, aklî gelişmeyi,korumaktır.
Beşincisi ise,nesli bozulmaktan korumaktır. (sf:113)
Yükümlülüklerdeki Maslahatların Dereceleri
İslam dininin yasakladığı her şey, bir maslahatın zedelenmesini önleyecek, zararı defedecek bir büyük tedbirdir. (sf:121)
Oruç kefaretinde din, köle azat etmeyi birinci derecede saymıştır. Çünkü köle azat etmenin menfaati kefalette bulunan diğer menfaatlerden daha büyüktür. İki ay art arda oruç tutmayı kefaretin ikinci derecesi olarak da kabul etmiştir. Zira bu cezâ bakımından daha faydalıdır. Altmış fakiri doyurmayı ise, üçüncü olarak derecelendirmiştir. Bir günlük orucun tutulmamasını karşılığı altmış fakiri doyurmaktır. Vaktinde tutulmayan bir orucun kefareti bunlardır ve dereceleri de faydalarına göre sıraladığımız gibidir. (sf:121)
(İslam dininde) bir belayı ve fesadı önlemek, bir hayırı celbetmekten ileri tutulmuştur. Onun için, yasakların birçoğu, emirlerin bir kısmından daha faydalıdır. (sf:123)
İnsana Gücünün Üzerinde Bir Mükellefiyet Yoktur
Zorluklarına katlanabilen mükellefiyetlerin sürekli bir biçimde yerine getirilmesi, şeriatin amaçlarındandır. Zira tâat ve kulluk sürekli olarak tekliflerin yerine getirilmesi demektir. Allah'ın emirlerini yerine getirmede süreklilik, ruhu yücelten, moral gücünü artıran bir eğitim demektir. Aşırı şahsî isteklerin hırçınlığı böyle bir eğitimle giderilebilir. Kolay ve basit gibi görülen teklifleri sürekli bir şekilde yerine getirmek insana büyük işleri yapacak seviyeye getirir. Mesela, her gün periyodik bir biçimde az da olsa sadaka vermeye alışan bir kimse, gerektiği zaman büyük paralar vermeyi de becerebilir. (sf:128)
İÇTİHAT
Aklı kısa olduğu için sınır tanımaz cahiller, içtihatın gelişigüzel bir mesele olduğunu, hiçbir yemek kurala dayanmadığını sanırlar. (sf:131)
İçtihat, bir meselenin, bir problemin,bir engelim açılması, çözülmesi ve en emin yolun bulunması için, düşünüp karara varmak ve bu yolda yılmadan çalışmaktır. (sf:131)
Mutlak İçtihat Ve Şartları
1. Kur'an dili olan Arap dilini çok iyi bir şekilde bilmek. (...)
İmam Gazâlî bu hususta şunu söylemiştir: "Bir müçtehitin, Arapların sosyal şartlarını anlayacak, kelimeleri kullanmaktaki maksatları bilecek kadar Arapça bilmesi gerekir. Zira, bir müçtehitin sarihve açık bir ifadeyi, kelimelerin zahirî ve özel manalarını,hakikat ve istilah anlamlarını,mecazları genellik ve özellik gösteren vasıflarını,kesin veya girift ifadeleri,mutlak yahut da muhayyer oluşunu, nassların muhtevasını, yanlışı doğruyu birbirinden ayırabilmesi lazımdır. Bu vasıfların hepsi bir kişide bulunursa, bu kişi de içtihat derecesine ulaşmış İslam bilginlerindendir." (sf:132,133)
2. Allah'ın Kitabı olan Kur'an-ı Kerim'i bilmek. (...)
Bu,beş yüz hüküm âyetinin inceliklerini bilmek, manâlarını kavramak demektir. Hüküm açısından genel ve özel ayetleri,bunların sünnetteki açıklanış biçimlerini, nesih-mensuh olanlarını bilmekle beraber,hüküm ifade eden âyetlerin yanında Kur'an-ı Kerim'in ihtiva ettiği bütün âyetleri topluca bilmek gerekir. Çünkü, Kur'an bir bütün teşkil eder ve parçaları birbirinden asla ayrılmaz. (sf:134)
3. Allah Resulü'nün sünnetini bilmek. Bu bilgiye sahip olmak hususunda da İslam hukukçuları ittifak etmişlerdir. Bir hukukçunun çözüm aradığı konulardaki,Allah Resulü'nün ister kavlî isterse fiilî sünnetini bilmesi gerekmektedir. Bazı İslam hukukçuları daha da ileri giderek, bir müçtehitin,teklif edilen, sorumlu tutulan bütün hükümlere ait her hadisin hem lafızlarını hem de manâlaranı iyi bilmesinin gerekli olduğunu ileri sürmüştür. (sf:135)
4. Hakkında icmâ var olan konularda, ihtilaflı olanları ayırabilecek bilgiye sahip olması lazımdır.(...)
Hakkında icmâ meydana gelen konuları bilme mecburiyeti,hiçbir zaman bunları ezberleyip her yerde anlatmak anlamına gelmemektedir. Bir müçtehit karar vermek durumunda olduğu bir konu hakkında icmânın olup olmadığı yönündeki bilgiyle yetinebilir. (sf:136)
5. Kıyası bütün mâna ve mahiyeti ile birlikte bilmek.
a. Hükme temel olan gerçek nassların bilinmesi ve bu nassların anlatmak istediği hükümlerde etkili olan sebeplerle, hakkında doğrudan nass bulunmayan meselelere uygulanan sebeplerin bilinmesi.
b. Kıyas usul ve tanrının bilinmesi.
c. Geçmiş, kendinden önce gelmiş olan büyük İslam âlimlerinin,sebep ve delillerini ve hükümlere temel olan sebeplerin vasıflarını tespit etmede ve kıyas yoluyla hüküm çıkarmada kullandıkları usul ve metodların bilinmesi. (sf:137)
6. Hükümlerin amaçlarını bilmek. (...) Bunu bilirse kişi, dinin amaçları dışına çıkmadan hüküm verebilir. Fakat bunu bilmeyenler içtihata kalkışırlarsa, o anlık mantıklarına dayanarak, dinin amaçlarına ters düşen kararlara varabilirler. (sf:138)
7. Doğru bir anlayışa ve takdir gücüne sahip olmak lazımdır. Böyle bir şart, yukarıdaki şartları kavramak için bir vasıtadır. Böyle bir şarta sahip olan müçtehit,tutarlı ve doğru fikirleri, düşünceleri, sahtelerinden,lüzumsuzlarından ayıracak imkana sahip demektir. (sf:139)
8. Çok iyi niyetli, art düşüncesiz, samimi bir itikat sahibi olmak.
Art niyetsiz hâlis bir niyet taşımak, kalbi,gönlü ve kafayı aydınlatır. Doğru düşünmeye ve müspet sonuçlar almaya en büyük yardımcıdır ihlâs. (...)
İhlâs öyle bir duygudur ki, gerçeği nerede bulursa bulsun hiç bir kibir göstermeden aldırır insana. (...) İhlâs gerçeği aramanın tek anahtarıdır. (sf:141)
İçtihatın Önem Sıraları ve Müçtehitlerin Seviye Farklılıkları
Müçtehitlerin kabiliyet ve bilgi derecelerine göre, içtihat yedi seviyede mütalaa edilebilir. Demek müçtehitlerin seviyelerini de yediye ayırabiliriz. (...)
Bu yedi mertebeyi şöylece sıralayabiliriz:
1. İslam şeriatında müçtehit olanlar: Bunlar en üst dereceyi teşkil eden müstakil veya mutlak müçtehitlerdir. Nassların ruhuna paralel kıyaslar yapan, insanın önde gelen menfaatlerini iyi bilip,buna göre fetvalar veren, güçlü ve her türlü kuşkudan uzak delillere müracaat ederek hükümler beyan eden, nass bulunmadığı hallerde,akıl ve rey ile hareket ederek hükümler çıkaran bu sınıfa dahil müçtehitlerdir. (sf:143)
(İçtihat kapılarının kapanması hakkında):
Hanbelilere göre,her türlü içtihat kapısı daima ve herkese açıktır. Çünkü insanların idrakleri ve akılları birbirinden farklıdır, nesillerin yaşadıkları hayat şartları da birbirine benzemez. Madem ki insanın akıl ve idraki birbirinden farklıdır ve seviyeleri değişiktir,demek ki herkeste müçtehit olacak vasıflar da yoktur. Herkesin ilmî ve aklî seviyesi birbirinden ayrı ayrıdır. O halde hiç kimsenin de içtihat kapısını kapatmaya hakkı da bulunamaz. Böyle bir işi yapmaya kalkan kişi, sadece kendi içtihadının doğru olduğunu ileri sürmektedir ki, bu da hiçbir delile dayanmayan saçma bir iddiadan öteye geçemez. (sf:147)
2. Kendinden evvelki bir müçtehit imama uyanlar. Bunlar ikinci derece müçtehit sınıfına girerler. Bunlar hüküm çıkarmada, birinci derecedeki müçtehitlerin koymuş olduğu usul ve metodlara uyarlar. Onlara sadece furû konularda muhalefet ederler. (sf:148)
3. Bir mezhebin içinde kalmak suretiyle içtihat edenler. Bunların içtihatları, sadece, imamın fikir beyan etmediği konularda içtihat etmektir.(...) Bunların her devirde mevcut olmaları lazımdır ki, bir imama bağlı olan gruplara, o imamın hükümlerini açıklasın ve hatırlatsın. (sf:149)
Bu derecede olan bilginlerin içtihatları iki şıktan biri içindedir.
a. Önceki müçtehit imamların benimsediği kuralları özetlemek, imamların yapmış oldukları kıyasların illetlerini meydana getiren hukuk kurallarını bir araya toplamak.
b. Hakkında, mezhep imamının bir hükmü olmayan konularda,imamın usulüne uygun bir biçimde hüküm çıkarmak. (sf 149,150)
4. Seçme hakkı olan müçtehitler. (...) Bazı görüşün dayandığı delilin çok kuvvetli oluşu veya içinde yaşanılan zamanın icaplarına uygulanması bakımından elverişli bulunuşu sebebiyle tercih etmişlerdir. (sf:150)
5. İstidlâl (çıkarsama) sahibi olan müçtehitler. Onlar sadece imamların görüşlerini ve dayandıkları delilleri göstermişlerdir. (sf:150)
6. Hafızlar sınıfı. Bunlar müçtehit sınıfına girmezler. Onlar mezheplere ait birçok hüküm ve rivayetleri ezberlerinde tutmuşlar ve ezberlediklerini kendinden sonrakilere nakletmişlerdir. (sf:151)
7. Taklit edenler, mukallitler.
İbn-i Abidin bu kategoriye girenleri şöyle tanımlamaktadır: " Onlar doğru veya yanlışı,güzel ve çirkini birbirinden ayıramazlar. Onlar gece karanlığında, odun toplayan bir oduncu gibi, ellerine ne geçmişse, bir araya getirmiş ve birbirine benzemez ölçüleri bir sanmışlardır. Bu taklitçileri taklit edelere yazıklar olmuştur. ( Risalet-i Resm el-Müftî)
İbn-i Abidin'in tarif ettiği bu mukallitler, son asırlarda ortalığı kaplar olmuşlardır. Bunlar, ellerine geçirdikleri kitaplarda yazılı olanlara hiçbir endazeye (ölçüye) müracaat etmeksizin olduğu gibi sarılmışlar ve bu kitaplardan aldıkları ölçülerin dayandığı delilleri araştırıp üzerinde bir an bile düşünmemişlerdir. Kitaplarda gördükleri her fikri i, isterse makul hiçbir yanları bulunmasın, aynen bir ölçü olarak kabul etmişler ve insanlara bunların kabul edilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Muhakeme yoktur bunlarda, devrinin meseleleri bunları asla ilgilendirmez. Kendilerinden yüzlerce yıl evvelki devrede, o devrin meseleleri üzerindeki fetvayı aynen alırlar ve uyar mı uymaz mı, faydalı mı faydasız mı, demeden aynen benimser ve benimsediklerini de cahil halka benimsetmeye kalkışır. Benimsemeyenleri de kâfir, zındık, cahil, bid'atçi, reformcu damgasıyla damgalar. Devrimizde bunlardan kurtulmak, İslam dininin yeniden insanlara klavuzluk yapma yolunu açmak demektir ve her samimi Müslüman, bunları, İslam dininde sahib-i selâhiyet olma vasfından dışarı atmak zorundadır. (sf:152)
İçtihat konusunu bitirmeden önce, en üst derecedeki içtihat kapısının hiçbir şekilde kapanmadığını ve kapanamayacağını bir kere daha vurgulamamız gerekmektedir. (...) Hiçbir insanın, Allah'ın insan idrakine açmış olduğu içtihat kapısını kapamaya hakkı yoktur. Bu kapının kapandığını söyleyenlerin hiçbir şer'î delilleri bulunmamaktadır. Ve kendisinin yaptığı işi başkalarına hangi hakka dayanarak yasaklamaktadırlar? Kapalıdır demek bir hükümdür ve içtihat konusudur. Bunu söyleyen adam demek ki içtihat yapmaktadır. (sf:153)
Fetva Verecek Kimsede Olması Gereken Vasıflar
Fetva vermek, herhangi bir meselenin hükmü sorulduğunda, o anda verilen bir cevaptır.
Yaşadığı şartları ve çevresinde olan insanları iyice tanıması lazımdır fetva verenin fetva soranın. Fetva veren, fetva soranın şartlarını iyi bilmezse, vereceği fetvanın zararlı mı yoksa faydalı mı olacağını bilemez. Şayet böyle yapmazsa bir Fetvacı, mümkündür ki, Allah'ın dinini alaya alanlardan olur. Allah'ın harâm ettiğini helâl, helâl ettiğini de harâm kılarak, bazı menfaatperestlerin aleti haline getirir İslam dinini. (sf:156)
Hiç şüphe yok ki, bir müftü, müçtehitlerin en kuvvetli içtihatlarını seçebilme kudretine sahipse, mezheplerin görüşleri arasında delil bakımından en güçlü gördüklerini tercih ederek, en faydalı fetvayı verebilir. Fakat bunu yaparken bir müftü şu üç şarta bağlı kalmalıdır:
1. Delili zayıf olan görüşü seçmemek.
2. Seçtiği görüşün insanların yararına olması.
3. Bir görüşü tercih edip söylerken asla art niyetli olmaması, iyi niyete dayanması. (sf:157,158)
İyi niyet sahibi olan ve mezheplerin görüşleri arasında bir tercih yapmak isteyen bir müftü aşağıdaki hususları göz önünde bulundurmalıdır.
1. Bir görüşü benimsemek için delillerini kuvvetli bulmalıdır.
2. Hakkında icmâ bulunan bir meseleyi bırakıp da, ihtilaflı bir meseleyi ele almamalıdır.
3. İnsanların şahsî ihtiraslarına uymamalı, genel menfaat ve nass hükmünde delillere bağlanmalıdır. Muteber olan genel menfaattir. Helâli harâmı ayıran çizgi, genelin menfaati ile ferdin menfaatidir. (sf:159)
Gerçek anlamda, hiç kimsenin hatırı için değil, sadece Allah'ın rızasını kazanmak için fetva veren bir kimse, Allah Resulü'nün ilim tahtında oturan bir kimsedir. Nasıl ki, Allah Resulü harâmı, helâli bildirir, müftü de öyle. O da insanlara Allah Resulü'nün bildirdiklerini nakleder. O, şeriatı halka açıklamak konusunda Allah Resulü'nün vekilidir. Nefsî arzuların arkasında koşmak huyunun zerresi bile onda yoktur. O atılganlık yapılmayacak yerde delilik etmez. Söz söylemenin şartı olmayan yerde susar. Hakkı ve gerçeği söylemek gerektiği yerde de onu böyle yapmaktan hiçbir şey alı koyamaz. Söylediği gerçekler kendisini hangi boyutta tehlikeye götürürse götürsün hesaba almaz. Çünkü o, sadece ve sadece Allah'tan korkar ve O'ndan yardım dilenir. Onun için de başkalarının kınaması veya tehdidini umursamaz. (sf:160)
--Düşün yayıncılık, mayıs 2011--
Hazırlayan: İhvanı Safa Mensubu
İslâm Hukuku'nun iki ana kaynağı vardır. Kur'an ve Sünnet.(...)
(...)Kur'an,İslâm Hukukunun beslendiği ana yasadır. Her türlü hukuk kuralları ve adlî müeyyide Kur'an anayasasından çıkar,vücut bulur.(...)
(...)İslâm dini ile akıl birbiriyle çelişen iki ayrı şey değildir. Aksine birbirini tamamlayan ve ortaya şaheser çıkaran iki dosttur. Onun için bedevinin biri şöyle söylemiştir: "Allah Rasulü neyi yapmamızı,istiyorsa, akıl bunları reddetmiyor,yapma demiyor. Yine Allah Rasulü neyi de yapma diyorsa,akıl onun yapılabilir olduğunu ileri sürmüyor."
Çünkü Allah Rasulü'nün yap veya yapma dediği her şey yaratılış kanunlarına uygundur,doğa ile çatışır yanı yoktur.(...)
(Sf:23)
Gerek vahiy,gerekse de Allah Rasulü'nün içtihatında hata aranılamaz. Rasul Allah'tan geleni aynen tebliğ etmiştir,bizlere nakletmiştir. Yaptığı içtihatlarda yanılmış ise,Allah büyük bir hikmete binaen hatalarını âyet indirerek düzeltmiştir ve onun için Allah Rasulü'nün içtihatına uymamak diye bir anlayış bahis konusu bile edilemez.( Sf:31)
O(Rasulullah) Allah'tan alıp insanlara tebliğ ederken bir Rasul, ama tebliğ ettiği ilâhî prensipleri uygularken bir kuldur.( Sf:33 )
ASHAP DÖNEMİNDE İÇTİHAT
İslâm dinine ve dolayısıyla mutluluk ve saadete açık olan insan vicdanları üzerindeki küfür baskısını kaldırmak için savaşır İslâm. Kimseyi zorla Müslüman etmek hakkına sahip değildir Müslüman. Ancak İslâm'ı kabul edebilecek temiz fıtratlı insanlar üzerine baskı kurulmasına da müsaade edemez. (sf:36)
Demek ki İslâm Devletinin savaşı dinî bir zorlama için değildi. Onun savaşı insanları ezen zalim idarecilere, vicdanları ezen ve doğruyu bulmasına engel olan adaletsiz otoritelere karşı idi. Yani, hürriyet savaşıydı İslâm'ın savaşı. Adalet savaşıydı İslâm'ın savaşı. Ha,hukuk savaşıydı İslâm'ın savaşı. Bir başka deyimle, dinî baskıları kaldırma savaşıydı İslâm'ın savaşı. (sf:36)
Müslüman olmayanlara, Müslümanlar"zımmi" adını vermişti. Zira onlar Allah Resulü'nün zimmetinde (koruması altında)idiler. Çünkü Allah'ın Resulü onlara herhangi bir zarar gelmesini yasaklamıştı: "Bir zımmiye (İslam'ın koruması altında olan gayr-i müslime) kötülük edenin kıyamet gününde hasmı benim!"(sf:37)
Her biri ihlasla İslam'a ve onun Resulü'ne bağlı olan ashap, herhangi bir konuda çözüm yolu arayıp da Kur'an ve sünnette bulamadıkları zaman, Kur'an ve sünnetin kendilerine kazandırdığı bilgi ve tecrübeyle içtihata müracaat ediyorlardı. Yaptıkları bu iş Allah Resulü'nün de tasvip ettiği ve izin verdiği bir işti.
Allah Resulü Muaz bin Cebel'i, Yemen'e vali olarak tayin ettiğinde,sormuştu Muaz'a: "Neyle hükmedeceksin ya Muaz?" Cevap verdi Muaz: "Allah'ın kitabı ile!"
"Allah'ın kitabında bulamazsan?"
"Senin sünnetinle ya Resûlallah!"
"Ya onda da bulamazsan?"
"O zaman kendi reyime müracaat edeceğim!"
Bunun üzerine Allah'ın Resulü şöyle buyurdu:
"Allah'a hamdolsun ki,Resulünü,razı olduğu şekilde muvaffak etti."(sf:39)
Ashaptan bazıları hadis nakletmekten çekinmişlerdir, ama görüşlerini belirtmekten asla çekinmemişlerdir. Zira reylerini açıkladıklarında ya isabet ederler, ya da etmezler,isabet kaydederlerse dinî bir hükmü yerine getirmiş olurlar. Hata ederlerse, bu hata kendilerine ait bir hata olarak kalır, başkalarına fazla bir zarar ulaşmaz. Hadis ise öyle değildir. Bu sadece kendilerini ilgilendirmiyor,başkalarına da zarar veriyor. Özellikle de Allah Resulü'nün söylemediği bir sözü ona isnat etmekten çekiniyorlar ve onun için hadis rivâyet etmekten kaçınıyorlar.. Zira Allah'ın Resulü bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kim benim söylemediğim bir sözü söyledim gibi naklederse,kendine ateşte bir yer ayırsın!" (sf:42)
(Ashabın) Maslahata uygun fetva vermeleri de,asla Kur'an ve sünnet dışında değildir. Hele hele bu fetvaların hiçbiri Kur'an ruhuna ve esprisine aykırı olmamıştır,olamaz da. Aksine onların her fetvası,Kur'an ve sünnetten beslenerek gelişmiş idraklerinden,adeta Kur'an ve sünnetle özdeşleşmiş düşünce yapılarından doğmaktaydı. Onlar Kur'an ve sünnetle yatıp kalkarlardı. Onlar Kur'an ve sünnetin içinde yoğrulmuşlar,dünyaya,hadiselere ve bütün çevre şartlarına Kur'anlanmış ve sünnetlenmiş insanlar olarak bakmışlar ve değerlendirmişlerdi.(sf:44)
Reylerine uyarak fetva verenler, verdikleri fetvalara uyulmasını bekliyor ve konular hakkında verdikleri kararlara itibar edilmesini istiyorlardı. Fakat, verdikleri fetvaların ve kararların dinî bir nass gibi kabul edilmesini ve bu kararlara âyet gibi uyulmasını hiçbir zaman istemiyorlardı.
Böyle olduğunu belirten en güzel örnek Hz. Ömer'in şu sözleridir:
"Ey Müslümanlar! Doğru kararlar ve görüşler Allah Resulü'nün reyidir. Çünkü O'na bu görüş ve kararları bizzat Allah verdiriyordu. Bizim reyimiz ise, sadece zandan ve tavsiye den ibarettir." (sf:45)
(Sahabeler) Gerçeği arayan insanların mutlaka bulacaklarını, kendi hayatlarıyla ispat etmişlerdir. (sf:50)
TÂBİİN DÖNEMİNDE İÇTİHAT
Sahabeler kendilerinden sonra büyük işlerin üstesinden gelecek birçok öğrenci yetiştirmişlerdir. Kendilerinden sonra gelecek olan nesle de Kur'an'ın "İslâm'da birinci derecede derece kazananlar hicret,edenler, hicreti kabul edenler ve onlara en iyi biçimde tâbi olanlar" (Tevbe:100) ayeti gereğince tâbiin adını vermişlerdir. Gerçekten bu ismi onlara Allah vermiş ve büyük bir şerefe nail kılmıştır.
Tâbiin nesli rivâyet ve hukukî içtihatları hazır bir şekilde ellerinde bulmuşlardı. Onlara kalan sadece iki iş vardı.
Bir,kendilerini intikal eden bu ilmî serveti bir usul içinde derleyip toparlamak,bozulmamak üzere muhafaza altına almak. (...)
(...) İkinci yaptıkları iş ise, bir mesele hakkında ashabım reyini, Kur'an ve sünnetin nasslarını bulamadıkları zaman,kendi başlarına içtihat yolunu tutmaktı.(sf:53)
Tâbiinden birçoğu,hakkında nass ve ashap reyi bulamadıkları konularda,kendileri içtihat ederek fetva verirlerdi. Fakat bazıları, hakkında nass ve ashap reyi bulamadıkları konularda kendiliklerinden içtihat edip fetva vermekten çekinirlerdi. Bu iki tip,ashap döneminde de vardı. Fakat ashap, ilimlerini doğrudan doğruya Allah Resulü'nden aldıkları için, içtihatta kendilerinden daha emindiler. (...)
Fakat tâbiin döneminde,ashap zamanında birbiri içinde olan ve onun için de ayrılması zor olan bu iki usul birbirinden tamamen ayrıldı ve aradaki fark apaçık bir biçimde ortaya çıktı. Ayrıca Müslümanlar arasındaki ihtilaflar çoğalmış ve şiddetlenmiş,Müslümanlar birbiriyle sert tartışmalara girmişti. Bu tartışma birbirlerini küfür ve sapıklıkla itham etmeye kadar varmıştı. Hatta o kadar ki, ihtilafta taraf olanlar birbirlerine kılıç çeker duruma geldi.
Bu durumda ister istemez gruplar birbirinden ayrılmış ve şu üç gruba bölünmüştü:
1. Hariciler
2. Şiiler
3. Sünniler
Bunlar bilinen ve belli başlı olan üç ana gruptu. Bu devirde,hiçbir gruba ve fitne hareketine iştirak etmeyip,kenarda,kendi köşelerinde kalmayı daha uygun bulanlar da vardı ve sayıları oldukça yüksekti.
Hariciler,kendi aralarında da ihtilaf ederek birçok gruba ayrılmıştır. (...)
Şiiler de kendi aralarında birçok gruba bölünmüştür. O kadar ki, bazıları İslâm dininin çok dışına çıkmışlardır. (sf:55)
Böyle bir hava içinde, kendilerini fitneden koruma endişesi taşıyanlar, hadis rivâyetlerine daha çok önem veriyor ve onlara sımsıkı sarılmayı daha emin bir yol olarak görüyorlardı.
Bunlardan ayrı bir grup da, Allah Resulü'nden rivayet edilen hadislerin arasına ayıklanmayacak kadar çok yalan hadis katıldığı için, önlerine çıkan konular hakkında,hadise pek önem vermeyerek,Kur'an ve ashap icraatını kendileri için dayanılacak hüccet sayarak fetva veriyordu. Yani,konuları içtihata müracaat ederek çözmeye çalışıyorlardı.
Böyle olduğu için, tabii olarak iki fıkıh usulü doğdu:
1. Reye dayalı fıkıh
2. Hadise dayalı fıkıh (sf:56)
İCMÂNIN VE ASHAP SÖZÜNÜN DELİL VE HÜCCET OLUŞU
Tâbiinlere göre ashabın söz ve hareketleri bir delil, müracaat edilecek bir hüccet idi. ( Şii mezhebinden olan İmamiye kolu,Hariciler ve Zahirî ekolüne sahip olanlar hariç.)
Ashabın hareketi amelî olarak ikiye ayrılır:
1. Başlangıçta aralarında tartışma da olsa, sonuçta ittifak ettikleri rey artık icmâdır. Onun için de kabul edilmesi ve hüccet olarak görülmesi gereken bir hüküm mahiyeti taşır. (Zahirîler de ashabın icmâsını hüccet olarak kabul eder.)
2. Şayet bir konuda ashap arasında bir icmâ hasıl olmamışsa, o zaman her fakih kendi hocası olan ashabı hüccet olarak görür ve görüşlerini kendisi için rehber bilir.
(...) Tâbiine göre,ashabın sözü ve hareketleri,sadece bir reyden ibaret değil,aynı zamanda uyulması gereken bir sünnettir.(sf:59)
(...) Ashabın hallerini ve yaşayış biçimlerini bilmeyenler "Onlar da bilselerdi bütün bildiklerini rivâyet ederlerdi." derler. Hâlbuki ise, durum hiç de sanıldığı,gibi değildir. Onlar Allah Resulü'nden bir şey naklederken, yanlış nakletmekten o kadar çekinirlerdi ki, işte bu endişe onlara çok az hadis rivayet ettirmişti. Konuştukları her şey belki de Allah Resulü'nden duydukları şeylerdi ama, hiçbir zaman söylediklerini Allah Resulü'nden duyduklarını söylemezlerdi. "Allah'ın Resulü şöyle şöyle buyurdu" demezlerdi. (sf:60-61)
MÜÇTEHİT DÖNEMİNDE İÇTİHAT
Tâbiin döneminden sonra, onların talebeleri kuşağı gelir ki, bunlara tebe-i tâbiin ismi verilmiştir. İşte fıkıh ekollerinin başlangıcı bu dönemdedir. (sf:63)
(Tâbiinlerden sonraki) iki tebe-i tâbiin ve ondan sonra gelen müçtehitler döneminde uydurma hadisler ortalığı kaplamış ve Müslümanlara etki etmeye başlamıştır.
Kadı İyâz,uydurma hadis konusunu şöyle dile getirmektedir:
"Uydurma hadis rivayet etmeye çalışanlar birkaç sınıfa ayrılırlar.
Onlardan bazıları Allah Resulü'nün hiç söylemediği sözleri,birbirini küçük düşürmek ve kendisini daha çok biliyor göstermek için hadis gibi söylemişlerdir. Bunlar hiç şüphesiz kâfir ve zındıklardır. Kibirli sahtekârlardır.
Bir kısmı, kendilerince dindarlıklarından ötürü hadis uydurmuşlardır. Bunlar birtakım şeylerin faziletleri hakkında hadisler uydurmuş cahil ve haddini bilmez dindar kimselerdir.
Bazıları da hadis rivayet etme vesilesiyle şöhret olma yolunu seçmişledir. Onun için de çok acayip, birtakım gizli sırları açıklayan hadisler rivayet etmeye kalkışmışlardır.
Bazı sapıklar da, kendi gizli maksatlarına adam çekebilmek için,bir mezhep tutanların, mezhep tutmadaki taassuplarını perçinlemek için hadis uydurmuşlardır.
Bir kısmı insanların dünyaya bağlılıklarını haklı gösterecek hadisler uydurarak, halkın gözünde büyümeye ve itibar kazanmaya çalışmıştır.
Hadis uyduranların bazıları da doğrudan doğruya hadis uydurmamış,fakat zayıf temele dayalı hadislere kuvvetli deliller kazandırma yolunu tutmuştur. Zayıf senetleri meşhurlaştırmışlardır.
Bazıları da hadis senetlerini alt üst ve hadis râvilerine hiç olmayan isimler eklemişlerdir. Onlar bu yolu ya fevkaladelik kazanmak ya da cehaletlerinden dolayı tutmuşlardır.
Bir başka grup da, görmediği kişileri gördüğünü, işitmediği şeyi işittiğini ileri sürmüş ve böylece itibarını artırmaya çalışmıştır. Böylece rivayet ettikleri hadisleri bizzat kendilerini görmedikleri ve kendilerinden duymadıkları kimselerle desteklemişlerdir.
Diğer bazıları da,bir art niyetle,kasten ashap sözünü, Arap atasözlerini ve filozofların ileri sürdüğü fikirleri Allah Resulü'nün sözleri gibi nakletmişlerdir. (Tarih el-Teşri el-İslâmî, Muhammed el- Hudri,S.87). (sf:65-66)
İmam Malik bu hususta (râvilerin makbul olduğu ya da olmadığı hususunda) şöyle söylerdi: "Dört kişiden asla ilim (senet) alınmaz. Diğerlerinden ise alınır." Senet alınmayan bu dört tip şunlardır:
1. Sefihler (Ne yaptığını bilmeyen aklı kıtlar.)
2. Nefsî arzularına gem vuramayarak bid'atlere düşenler.
3. Uydurma hadis söylememiş olsalar bile, konuşurken yalan söyleyenler.
4. Dindar ama, ümmi ve cahil olanlar. (sf:68)
Hadis rivayet eden tâbiinde şöyle vasıflar olmalıdır:
1. Hadisi ayrı bir yoldan mâna itibarıyla Allah'ın Resulü'ne götürebilmek.
2. Hadisi destekleyen ve ilim ehlinin de kabul ettiği,başka bir yolla mürsel olarak gelen bir hadisin bulunması.
3. Sahabilerin kabul ettiği mürsel bir hadisle destekli olmak.
4. Bazı bilginlerin kabul ettiğini bildiren bir fetvaya vücut vermek. Yani, bazı bilginlerin mürsel yoldan gelen hadise dayalı olarak fetva verdiklerini ispat etmek. (sf:69)
Şehristanî "El-Milel ven-Nihal" adlı eserinde bu konuda (içtihatın kaçınılmazlığı) şunları söylemektedir: "İbadet ve muamelat hususundaki yeni olaylar sayılamayacak kadar çoktur. Biz kesin olarak biliyoruz ki, her olay hakkında açık bir nass gelmemiştir. Zaten gelmesi de aklen ve mantıken düşünülemez. Nasslar mahduttur, sınırlıdır ve her olayı içine alması mümkün değildir. Demek ki, içtihatın, kıyasın, yeni yeni olaylar üzerinde reye dayalı içtihatın yapılması bir mecburiyettir." (sf:70)
EHL-İ ŞİA VE HARİCİLERDE FIKIH (HUKUK)
A. SİYASİ GRUPLAR
Şiiler:
(Şiiler) Hilafetin ümmetin reyine bırakılamayacağı ve bu yüzden de Resulün kendi yerine vekil bırakmak mecburiyetinde olduğu, O'nun da böyle yaparak Hz. Ali'yi imam tayin ettiği inancındadırlar. (sf:74)
Şia genel adı altında toplanan çeşitli başka gruplar da vardır. Bunlardan bazıları Hz. Ali'yi ulûhiyet makamına çıkarıp yücelttikleri için İslâm dininin dışına çıkmıştır. Bu tür itikadın kurucusu, Yahudi dönmesi İbn-i Sebe'dir. Onun için Hz. Ali'yi tanrılaştıran gruba Sebeiyye denilmektedir. Aynı durumda olan bir grup daha vardır ki, adı Gurabiyye'dir. Gurabiyye grubuna göre, Cebrail Allah'tan getirdiği vahyi getirirken şaşırmış, Hz. Ali'ye vereceği yerde, Hz. Muhammed'e vermiştir. Bunlara göre,Hz. Ali ve Hz. Muhammed birbirlerine bir karga gibi benzeştiği için,Cebrail şaşırmıştır. Onun için bu gruba kargacılar anlamına gelen "Gurabiyye" adı verilmiştir.
Bu iki fırka da Hz. Ali zamanında ortaya çıkmış ve Hz. Ali her iki grup için de kâfir deyimini kullanmıştır. (sf:74)
Şia içinde dinden çıkmayan ve Ehl-i Sünnet'e yakın olan birtakım gruplar da vardır. Bunların başında, İmam Zeyd bin Ali Zeynel-Abidin bin Hüseyin 'e mensup olan Zeydiye mezhebi gelir. Bu mezhebe göre, hilafet, Hz. Ali'nin, Hz. Fatıma'dan doğma oğullarına kalmalıdır. Bunlar, ister Hasan, isterse Hüseyin soyundan gelmiş olsunlar,durum değişmez. Gerçekte, hilafetin Ali evlatlarına verilmesi şart değildir ama, onlara verilmesi çok isabetli bir iştir, bunlara göre. Gene bunlara göre, hilafet görevini adaletle yerine getiren bir kişiye itaat etmek vacip olur. Onun için de, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'in hilafetleri meşrudur ve kabul edilip biâd edilmelidir. Hz. Ali Allah Resulü tarafından hilafet görevine tayin edilmemiştir. Sadece, imamda, önderde bulunması gereken yaptığı tanımlama, Hz. Ali'yi anımsatmaktadır. (sf:76)
Hariciler:
Bunlar, Hz. Ali ile Muaviye arasında geçen Sıffin savaşından sonra, Hz. Ali'nin meseleyi hakem aracılığı ile halletme teklifini kabul etmesi üzerine, Hz. Ali'nin ordu saflarından ayrılan kişilerdir. Hâlbuki, daha önce Hz. Ali'yi hakem konusunda zorlayanlar da onlardı. Fakat Hz. Ali bu fikri kabul ettikten ve uyguladıktan sonra,işin içine hile karıştığı ortaya çıkınca, Ali'nin üzerine yürümüşler ve onun yanıldığını ve küfre saptığını iddia etmişlerdir. Daha sonra hakem olayını kabul edenlerin hepsini de küfürle itham etmişlerdir. Bu durumdan sonra, kendilerinin tevbe ederek küfürden kurtulduklarını, diğerlerinin tevbe etmedikleri için kâfir olduklarını ileri sürmüşlerdir. Onlara kendilerini takip ederek tevbe ederlerse küfürden çıkacaklarını söylemişlerdir. (sf:78)
Genel olarak Haricilerin görüşlerini şöyle özetleyebiliriz: Hiçbir aile yahut kabile,hilafet konusunda bir diğerinden üstün değildir. Halifeyi tüm Müslümanlar tam bir hürriyet ve serbestiyet içinde seçerler. Şayet halife Allah yolundan sapar ve adaletten ayrılırsa,Müslümanlara onu makamından indirmek ve hatta öldürmek hakkı doğar. İsterse bu halife, seçilirken, normal ve şer'i yollardan seçilsin, sonuç aynıdır. Bunlara göre, halifenin yaptığı adaletsizlikte, onu makamından indirecek bir makam bulunmalıdır. Aynı zamanda, Halife idarecilerden her isteyenin istediği zaman azletmesine ve öldürmesine engel olacak adamlara da sahip olmalıdır.
Ayrıca Hariciler büyük günah işleyenlerin kâfirliğine hükmetmişler, kendilerine karşı olan herkesi de büyük günah işleyenlerden saymışlar, zalim sultanlara isyan etmedikleri için de kâfir kabul etmişlerdir. (sf:79)
B. İTİKADÎ GRUPLAR
Mürcie:
İtikat bakımından Haricilerin tam karşıtı durumuna girmektedir. Hariciler büyük günah işleyenleri kâfir ve sonsuza kadar cehennemlik sayarken, Mürcie grubu, küfür içindeyken ibadetin bir faydası olmadığı gibi, iman sahibi olarak günahın da bir zararı yoktur itikadındadır.(...)
Cebrîyye:
Bu itikatta olanlara göre,insanın yaptığı ettiği işlerde kendine ait bir iradesi yoktur. İyilik yahut kötülük yapmak kulun kendi elinde değildir, iyiliğin de kötülüğün de sahibi Allah'tır.
Mutezile (Kaderiyye):
Bu itikatta olanlara göre, insanoğlu kendi kötü fiillerini kendisi yaratır. Bu kötü fiillerde Allah'ın bir dahli yoktur. Allah sadece iyiliği ve hayrı yaratandır. (sf:81-82)
Mezhepler Arasındaki İhtilaflar Ve Sebepleri
Teferruatla ilgili fıkıh meselelerindeki ihtilaflar, dinin kesin hükümlerinden ayrılmadıkça,o kadar mühim bir şey sayılamaz. Başka bir deyimle, ihtilafın sebebi hakikati araştırmak olursa, insanlar için daha iyiyi ve daha doğruyu bulmak hususunda geniş bir kapı açılmış ve doğruyu seçebilmek ve tercih edebilmek için,akla geniş bir alanda hareket imkânı verilmiş olur. Çünkü gerçekler, fikir tartışmasından doğacak çeşitli alternatifler arasından bulunabilir. (sf:83)
İhtilafın Temel Sebebi
Dinin kesin emirlerinde ve icmâ halinde kabul edilmiş hukuk konularında, herhangi bir ihtilaf bahis konusu değildir. Bunların dışında kalan teferruatla ilgili konularda, hukuk okulları arasında ayrılıklar vardır.
Bunlar (teferruatla ilgili konular), hakkında kat'i nass bulunmayan ve çözümü nassların ışığı altında akılla mümkün olan meselelerdir. Bu gibi meseleler çok çeşitli olup,bunlar hakkında değişik,deliller getirilerek hüküm verilebilir. Böyle konularda bir müçtehit hataya düşse bile,niyeti samimi oldukça sevap kazanmaktadır. Allah'ın Resulü,buyurmaktadır: "Bir müçtehit içtihadında isabet kaydederse ona iki ecir (sevap),yanılırsa bir ecir vardır." (sf:84)
Kur'an Konusundaki İhtilaflar
Asıl delil kitaptır. Her hükümde delil ve istidlal (çıkarsama) kitapla yapılır. Bunda hiçbir ihtilaf yoktur. (...)
Kitapla ilgili ihtilaflar, bizzat kendisiyle ilgili değil, içinde bulunan bazı kelimelerin anlamındadır. Kur'an'ın kelimeleri çoğunlukla açıktır. Ama öyleleri de vardır ki, geniş anlamlı ve girifttir. İşte bu tür kelime ve deyimler ihtilaflara konu olmaktadır.(sf:85)
Bazı ihtilaflar da vardır ki, bunlar ibarelerle ilgilidir. Bir delilin delâlet ettiği hüküm üzerinde ihtilaf edilmiştir. Böyle durumlarda kullanılacak ve deyimleri açıklayacak hadisler bulunduğu halde, yine de ihtilaf etmekten kurtaramamışlardır kendilerini.
Bu konuya örnek verecek olursak: "Sünnet Kur'an'ın genel hükmünü sınırlar mı sınırlama mı?" gibi bir örnek verebiliriz. Burada hukukçular ihtilafa düşmüşlerdir. İmam Şafii, Ahmed bin Hanbel ve daha birçok âlim,"Kur'an'ı sünnet açıklar. Çünkü sünnet salt bir biçimde Kur'an'a dayanmakta ve onun mücmel(kısa öz) hükümlerini genişleterek açıklamaktadır." demişlerdir. Ve şu âyeti de iddialarına delil getirmişlerdir: "Biz sana da Kur'an'ı indirdik. Ta ki insanlara kendilerine indirileni açıkça anlatasın." (Nahl:44) (sf:85)
Ehl-i Sünnete göre Kur'an, ancak sünnetle açıklanır, sünnet aracılığı ile anlaşılır. Şayet sünnet bulunamazsa, edebî Arab dilini, şeriat ve onun genel amaçlarını çok iyi bilen kişiler Kur'an-ı Kerim'i yorumlayabilir ve içtihat yapabilir.
İmamiyye grubuna göre ise i, on iki imam,Kur'an'ın anlamının anlaşılmasına yardımcı olan anahtar mesabesindedir. İnsanlar, ancak bu on iki imamı anahtar olarak görürlerse, Kur'an'ın kapılarını açabilirler. (sf:86)
Allah Resulü'nün Hadisleri Konusundaki İhtilaflar
Sünnet veya hadis konusundaki ihtilaflar onun hüccet olup olamayacağı sorusundan çıkmamaktadır.
Sünnet ve hadis üzerindeki ayrılıklar, sünnete isnat etmek, yaslanmak şart mıdır yoksa değil midir? (...)
Sünnetten hüküm çıkarsama (istidlal) hususundaki ayrılıklar, rivayet edilen hadisleri bazı imamların bilmeleri, bazılarının da bilmemeleri hususuyla ilgilidir. Hadisin varlığını bilenler, hadise göre hüküm vermişler, varlığından haberi olmayanlar da reylerini kullanmışlardır. (sf:87)
Rey Hakkındaki İhtilaflar
Bu konuda ihtilaf hem asılda hem usulü hakkındadır. Bazı İslam hukukçuları, hükümlerin ancak kitaptan, yani Kur'an'dan alınacağını düşünmektedirler. (...)
Rey ile içtihat etmeyi kabul eden hukukçular İslam hukukçuları arasında çoğunluğu teşkil etmektedir. O kadar ki, hakkında nass bulunmayan meselelerde, hükme hüccet olmak bakımından, rey ile içtihat etme ,icmâ teşkil edecek kadar geniştir ve ittifak hasıl olmuştur. Bundan ötürü İslam hukukçularının birçoğu;"Reyi tanımayanların hiçbir değeri yoktur. Deyin değeri onların iddiaları dışında, kendisinde icmâ oluşmuş bir konudur. Böyle olunca da, reyi kabul etmeyenler İslam hukukçuları arasında sayılamazlar." demişlerdir. Ama böyle bir iddia üzerinde tartışılabilir aşırılıkta bir iddiadır ve tartışılmalıdır. (sf:90)
Reyi kabul eden hukukçular kendi aralarında onun usulü hakkında ayrılığa düşmüşlerdir. Bazıları rey ile içtihatın tek usulü kıyastır demişlerdir. (sf:90)
Genel menfaatler, İslam dininin amaçlarına uygun menfaatlerdir. Herhangi bir genel menfaat hakkında olumlu veya olumsuz özel bir açık nass bulunmazsa,öylesi bir mesele ,bu usul ve metoda göre değerlendirilir. Ama hiçbir zaman bu işlemde nassların hükümleri dışına çıkılamaz. Fakat,kıyas işleminde olduğu gibi, belli bir nassa bağlanmak ve meseleyi o nassa göre halletmek mecburiyeti yoktur. Aksine, değişik nasslarla mesele hakkında en faydalıyı bulmaya çalışmak gerekir. Bu kuralı kabul edenler, Hz. Ömer, Osman,Ali gibi büyük sahabelerin yolundan gitmişlerdir. (sf:91)
İcma Üzerindeki Düşünce Ayrılıkları
Birtakım icmâ vardır ki, böyle icmâları bir Müslüman'ın reddetmesi mümkün değildir. İslâ m dininin esaslarından olan bu tür icmâlar, mesela, namazın rekâtları, rükünleri, farz namazların sayıları, Ramazan ayı orucu, ve zekâtın farz oluşu gibi meselelere dairdir. Bu konularda icmâyı kabul etmemek, icmâya konu olan farzları reddetmek anlamı taşır ki, böyle bir durumda olan kişi İslâm dininin dışına çıkmış olur. (sf:93)
Gerçeğe akıl erdiremeyen bazı kimseler, her icmâın bütün nasslardan üstün olduğunu sanırlar. Bu bir büyük anlayış hatasıdır. Fakat ne kadar yazık ki, çok yaygın bir kanaattir. Hatta o kadar ki, Müslüman olmayan bazı yazarlar, icmâ ile,dinî hükümlerin değişebileceğini ve İslam ümmetinin icmâı sayesinde,nassa dayalı hükümleri değiştirme imkanı olduğu halde değiştirmediklerini ve statik kaldıklarını iddia ederler. İslam dinini bu kadar gülünç bir biçimde yorumlamak aslında şaşılacak bir iştir. (sf:94)
Haricileri, Şiileri ve bir grup Mutezile'yi hesaba koymazsak, İslam hukukçularının büyük çoğunluğu ashabın icmâını hüccet olarak kabul etme konusunda ittifak etmişlerdir. Ashabın icmâı bir olgudur, güçlü bir örnektir. Onun için de, dört mezheble birlikte Zeydiler de seçkin neslin icmâını hüccet olarak kabul etmişlerdir. (sf:94)
(Mesela) dedenin mirasçı olması hakkında icmâ vardır,fakat miktarı hakkında yoktur. Dedeyi mirastan mahrum etmek hiçbir zaman doğru değildir ama, miktarı hakkında reylerden birini tercih etme hakkı daima vardır. (sf:96)
Şayet muhalif görüş şaz, yani münferit bir reye dayanıyor ve nasslarda zıddiyet içinde değilse, o zaman icmâyı bozar. (sf:97)
Hukukçuların çoğu rey ve kıyası reddedenlerin icmâyı bozamayacakları kanaatindedirler. Onun için de Şiilerin itirazı icmâyı bozamaz. Zira onlar ehl-i bid'attan sayılmaktadırlar. (sf:97)
Medinelilerin İcmâsı
İmam Şafii'ye göre, Medinelilerin, her mesele hakkında ettikleri icmâyı, diğer İslâm ülkelerinin âlimleri de uygun görmüş ve böylece o icmâlar ümmetin icmâsı haline gelmiştir. (sf:100)
Ashabın Fetvası ve Söyledikleri
Dört büyük hukuk okulunun bilginleri, ashabın fetva ve sözleri ile amel etmek hususunda birleşmişlerdir. (sf:101)
Müslümanların başlarının,yöneticilerinin sözleri, genel menfaatler hesaba alınarak söylendiği için, umuma intikal etmekte ve maruf hale gelmektedir. (sf:102)
Tâbiinlerin Fetva ve Sözleri
Ebu Hanife ve Şafii, ashabın söz ve fiilleri ile amel ettikleri halde, tâbiin sözleri ve fetvalarıyla amel etmemişlerdir. Ebu Hanife durumu açık bir biçimde dile getirmiştir: "İş İbrahim ve Hasan'a gelip dayanırsa, o zaman onlar da insan, biz de insanız!"(sf:104)
Hukuk Okulları Arasındaki Ayrılıkların Etkileri
Hukuk konusunda görüş ayrılıkları değişik ekolleri meydana çıkardı. Tabii ki, bunun doğal sonucu bir takım mezheplerin ortaya çıkmasıydı ve öyle de oldu. İşin bu noktasında işaret etmemiz gereken konu şudur: bu ayrılıklar, İslâm dininin özüne, nirengi noktası kabul edilebilecek önemdeki kurallarına ait konularda değil,daha çok teferruatla ilgili aykırılıklardır.(sf:105)
Bazı hukukçular ona (İmam Ebu Hanife'ye); "Bu senin ileri sürdüğün fikir veya fetva,hiç şüphe götürmez bir gerçek midir?" diye sorduğunda; o büyük bir samimiyet ve tevazu hali içinde;"Bilmiyorum, belki ulaştığım sonuç hiç şüphe kaldırmaz bir hata ve bâtıldır." diye cevaplamıştır. (sf:106)
(İmam Ebu Hanife'nin) talebesi olan Ebu Yusuf'un kendi sözlerini yazdığını görünce;"Ey Yusuf! Vay senin haline! Benim sözlerimi yazıyorsun öyle mi? Ben bugünün meselesini biliyor ve ona göre düşünüyorum. Belki de yarın başka türlü düşünürüm. Hatta belki yarından sonra gelecek günde de daha başka türlü düşünebilirim!" (sf:106)
Hukuk okulları arasındaki ihtilaf, aslında zekaları geliştirmiş, İslam âlimlerinin düşünce ufuklarını açmıştır. Çünkü bütün ihtilaflar gerçeği bulma gayretinden doğmuştur. Ve bu gayretler öyle zengin bir hukukî miras bırakmıştır ki, bütün insanlık âleminin en büyük serveti budur, iddiasında bulunursak,asla aşırılık yapmış olmayız.
İyi bir karşılaştırma yapıldığı takdirde, görülür ki, Batı Hukukuna me'haz olduğu ileri sürülen Roma hukuku, İslam hukukunun yanında çok küçük kalır. (sf:107)
Müçtehit İmamlar döneminden sonra hukuk çalışmaları, onların tespit etmiş olduğu usullerle sürmüştür. Yani, bütün çalışmalar evvelce tespit edilen biçimde yürütülmüştür. Böylelikle hukuk konusunda yeni düşünceler üretilememiş, önceki hukukçulara uymak gibi bir taklitçilik hakim hale gelmiştir. Ne kadar yazık ki, hicrî dördüncü asırda başlayan taklitçilik, git gide bütün bir İslam alemini işine almış ve hayat sürmüştür,ama, insan o hayatın gerisinde kalmıştır. (sf:107)
Taklitçilik, Hanefi ve Şafii mezhebinde daha çok kabul görmüş, Maliki mezhebinde ise, biraz daha müsamahakâr davranılmış, ama Hanbeliler içtihat kapılarının kapanmasını bütünüyle reddetmişlerdir. (...)
Zahirilere göre,her fert,hiç olmazsa, müçtehitlerin fetvalarının doğru olup olmadığını kavrayacak kadar bilgi sahibi olmaları gerektiğini ileri sürmüşler; fetvaların neye dayandığını, hangi ölçülerin kullanıldığını bilmeleri lazımdır, fikrini ileri sürmüşlerdir. (...)
Çünkü,insan aklı hiçbir zaman düşünmekten men edilemez ve edilmemelidir. Çünkü, yeni hayat şartlarının getirdiği birçok sorun, çözüm beklemektedir.
İçtihat kapılarının kapanması elbette ki kötü bir hadisedir. Fakat, içtihat için gerekli altyapıya sahip olmayan insanların içtihata kalkışmaları daha az kötü bir durum değildir. (sf:108)
İslam Dininin Hükümleri Hangi Amaçları Taşımaktadır?
Hepimiz, bilhassa Müslümanlar olarak biz, bilmekteyiz,ki, İslam dini bütün insanlara mutlu bir hayat yaşatmak için gönderilmiştir.
Bütün ibadetler, ferdin iç âlemini geliştirmeye ve onu hayata hakim kılmaya maruf amaçlar taşır. (sf:109)
İslâm toplumunda her alanda bütün yönleriyle adaleti, hakka dayalı hukuku teessüs ettirmek (İslam dininin amaçlarındandır.)(sf:109)
İslamiyet, İslam topluluğunu oluşturan her bireyin terbiye edilmesini, onların yetenekleri oranında iş yapacak duruma getirilmesini emretmiştir. (sf:111)
İslam dini, her insana kendi kabiliyetlerine göre bir yer vermiş ama, kabiliyetlerin önünü de hiçbir şekilde tıkamamıştır. İyi ve faydalı iş yapan mükâfat alır, toplumda yüce bir mevki kazanır. (sf:111)
İslam dininde her verilen hakka karşılık, aynı oranda sorumluluk vardır. Mesela,dinimiz bir köle suç işlediği zaman, aynı suçu işleyen hür bir insana verdiği cezanın yarısı kadar bir ceza vermektedir. Çünkü hürün sorumluluğu köleninkinden daha fazladır ve onun için yaptığından ettiğinden köleden daha fazla suçlu olur.(sf:112)
Toplumun genel menfaatlerini korumak,kötülükleri ortadan kaldırmak (İslam dininin amaçlarındandır.) (sf:112)
İslam dininin amaçladığı menfaatler öyle herkesin kendi işine gelen faydalar değildir. Gerçek menfaatlerdir. Genelin menfaatidir. Her birey bu genel menfaatlerden durumu gereği faydalanır. Ve bütün kuralları kimse kendi keyfine uygun biçimde değiştiremez. (sf:112)
İslam Dininin İnsan İçin Gerçekleştirmek İstediği Faydalar
Hiçbir İslam hukuk bilgini veya herhangi bir kimse,Kur'an ve sünnet nasslarına aykırı bir menfaati düşünüp iddia edemez ve buna maslahat adı veremez. Zira Kur'an ve sünnete aykırı maslahatlar kişinin kendi nefsine uygun olan hevaî isteklerdir. (sf:113)
Kur'an ve sünnet nasslarının üzerinde ciddiyet ve ehemmiyetle durduğu şer'i maslahatları şöylece sıralayabiliriz genel olarak:
Birinci maslahat, herkesin faydasına prensipler taşıdığı için dini korumaktır.
İkincisi, insan canını korumaktır.
Üçüncüsü,malı korumaktır.
Dördüncüsü, aklî gelişmeyi,korumaktır.
Beşincisi ise,nesli bozulmaktan korumaktır. (sf:113)
Yükümlülüklerdeki Maslahatların Dereceleri
İslam dininin yasakladığı her şey, bir maslahatın zedelenmesini önleyecek, zararı defedecek bir büyük tedbirdir. (sf:121)
Oruç kefaretinde din, köle azat etmeyi birinci derecede saymıştır. Çünkü köle azat etmenin menfaati kefalette bulunan diğer menfaatlerden daha büyüktür. İki ay art arda oruç tutmayı kefaretin ikinci derecesi olarak da kabul etmiştir. Zira bu cezâ bakımından daha faydalıdır. Altmış fakiri doyurmayı ise, üçüncü olarak derecelendirmiştir. Bir günlük orucun tutulmamasını karşılığı altmış fakiri doyurmaktır. Vaktinde tutulmayan bir orucun kefareti bunlardır ve dereceleri de faydalarına göre sıraladığımız gibidir. (sf:121)
(İslam dininde) bir belayı ve fesadı önlemek, bir hayırı celbetmekten ileri tutulmuştur. Onun için, yasakların birçoğu, emirlerin bir kısmından daha faydalıdır. (sf:123)
İnsana Gücünün Üzerinde Bir Mükellefiyet Yoktur
Zorluklarına katlanabilen mükellefiyetlerin sürekli bir biçimde yerine getirilmesi, şeriatin amaçlarındandır. Zira tâat ve kulluk sürekli olarak tekliflerin yerine getirilmesi demektir. Allah'ın emirlerini yerine getirmede süreklilik, ruhu yücelten, moral gücünü artıran bir eğitim demektir. Aşırı şahsî isteklerin hırçınlığı böyle bir eğitimle giderilebilir. Kolay ve basit gibi görülen teklifleri sürekli bir şekilde yerine getirmek insana büyük işleri yapacak seviyeye getirir. Mesela, her gün periyodik bir biçimde az da olsa sadaka vermeye alışan bir kimse, gerektiği zaman büyük paralar vermeyi de becerebilir. (sf:128)
İÇTİHAT
Aklı kısa olduğu için sınır tanımaz cahiller, içtihatın gelişigüzel bir mesele olduğunu, hiçbir yemek kurala dayanmadığını sanırlar. (sf:131)
İçtihat, bir meselenin, bir problemin,bir engelim açılması, çözülmesi ve en emin yolun bulunması için, düşünüp karara varmak ve bu yolda yılmadan çalışmaktır. (sf:131)
Mutlak İçtihat Ve Şartları
1. Kur'an dili olan Arap dilini çok iyi bir şekilde bilmek. (...)
İmam Gazâlî bu hususta şunu söylemiştir: "Bir müçtehitin, Arapların sosyal şartlarını anlayacak, kelimeleri kullanmaktaki maksatları bilecek kadar Arapça bilmesi gerekir. Zira, bir müçtehitin sarihve açık bir ifadeyi, kelimelerin zahirî ve özel manalarını,hakikat ve istilah anlamlarını,mecazları genellik ve özellik gösteren vasıflarını,kesin veya girift ifadeleri,mutlak yahut da muhayyer oluşunu, nassların muhtevasını, yanlışı doğruyu birbirinden ayırabilmesi lazımdır. Bu vasıfların hepsi bir kişide bulunursa, bu kişi de içtihat derecesine ulaşmış İslam bilginlerindendir." (sf:132,133)
2. Allah'ın Kitabı olan Kur'an-ı Kerim'i bilmek. (...)
Bu,beş yüz hüküm âyetinin inceliklerini bilmek, manâlarını kavramak demektir. Hüküm açısından genel ve özel ayetleri,bunların sünnetteki açıklanış biçimlerini, nesih-mensuh olanlarını bilmekle beraber,hüküm ifade eden âyetlerin yanında Kur'an-ı Kerim'in ihtiva ettiği bütün âyetleri topluca bilmek gerekir. Çünkü, Kur'an bir bütün teşkil eder ve parçaları birbirinden asla ayrılmaz. (sf:134)
3. Allah Resulü'nün sünnetini bilmek. Bu bilgiye sahip olmak hususunda da İslam hukukçuları ittifak etmişlerdir. Bir hukukçunun çözüm aradığı konulardaki,Allah Resulü'nün ister kavlî isterse fiilî sünnetini bilmesi gerekmektedir. Bazı İslam hukukçuları daha da ileri giderek, bir müçtehitin,teklif edilen, sorumlu tutulan bütün hükümlere ait her hadisin hem lafızlarını hem de manâlaranı iyi bilmesinin gerekli olduğunu ileri sürmüştür. (sf:135)
4. Hakkında icmâ var olan konularda, ihtilaflı olanları ayırabilecek bilgiye sahip olması lazımdır.(...)
Hakkında icmâ meydana gelen konuları bilme mecburiyeti,hiçbir zaman bunları ezberleyip her yerde anlatmak anlamına gelmemektedir. Bir müçtehit karar vermek durumunda olduğu bir konu hakkında icmânın olup olmadığı yönündeki bilgiyle yetinebilir. (sf:136)
5. Kıyası bütün mâna ve mahiyeti ile birlikte bilmek.
a. Hükme temel olan gerçek nassların bilinmesi ve bu nassların anlatmak istediği hükümlerde etkili olan sebeplerle, hakkında doğrudan nass bulunmayan meselelere uygulanan sebeplerin bilinmesi.
b. Kıyas usul ve tanrının bilinmesi.
c. Geçmiş, kendinden önce gelmiş olan büyük İslam âlimlerinin,sebep ve delillerini ve hükümlere temel olan sebeplerin vasıflarını tespit etmede ve kıyas yoluyla hüküm çıkarmada kullandıkları usul ve metodların bilinmesi. (sf:137)
6. Hükümlerin amaçlarını bilmek. (...) Bunu bilirse kişi, dinin amaçları dışına çıkmadan hüküm verebilir. Fakat bunu bilmeyenler içtihata kalkışırlarsa, o anlık mantıklarına dayanarak, dinin amaçlarına ters düşen kararlara varabilirler. (sf:138)
7. Doğru bir anlayışa ve takdir gücüne sahip olmak lazımdır. Böyle bir şart, yukarıdaki şartları kavramak için bir vasıtadır. Böyle bir şarta sahip olan müçtehit,tutarlı ve doğru fikirleri, düşünceleri, sahtelerinden,lüzumsuzlarından ayıracak imkana sahip demektir. (sf:139)
8. Çok iyi niyetli, art düşüncesiz, samimi bir itikat sahibi olmak.
Art niyetsiz hâlis bir niyet taşımak, kalbi,gönlü ve kafayı aydınlatır. Doğru düşünmeye ve müspet sonuçlar almaya en büyük yardımcıdır ihlâs. (...)
İhlâs öyle bir duygudur ki, gerçeği nerede bulursa bulsun hiç bir kibir göstermeden aldırır insana. (...) İhlâs gerçeği aramanın tek anahtarıdır. (sf:141)
İçtihatın Önem Sıraları ve Müçtehitlerin Seviye Farklılıkları
Müçtehitlerin kabiliyet ve bilgi derecelerine göre, içtihat yedi seviyede mütalaa edilebilir. Demek müçtehitlerin seviyelerini de yediye ayırabiliriz. (...)
Bu yedi mertebeyi şöylece sıralayabiliriz:
1. İslam şeriatında müçtehit olanlar: Bunlar en üst dereceyi teşkil eden müstakil veya mutlak müçtehitlerdir. Nassların ruhuna paralel kıyaslar yapan, insanın önde gelen menfaatlerini iyi bilip,buna göre fetvalar veren, güçlü ve her türlü kuşkudan uzak delillere müracaat ederek hükümler beyan eden, nass bulunmadığı hallerde,akıl ve rey ile hareket ederek hükümler çıkaran bu sınıfa dahil müçtehitlerdir. (sf:143)
(İçtihat kapılarının kapanması hakkında):
Hanbelilere göre,her türlü içtihat kapısı daima ve herkese açıktır. Çünkü insanların idrakleri ve akılları birbirinden farklıdır, nesillerin yaşadıkları hayat şartları da birbirine benzemez. Madem ki insanın akıl ve idraki birbirinden farklıdır ve seviyeleri değişiktir,demek ki herkeste müçtehit olacak vasıflar da yoktur. Herkesin ilmî ve aklî seviyesi birbirinden ayrı ayrıdır. O halde hiç kimsenin de içtihat kapısını kapatmaya hakkı da bulunamaz. Böyle bir işi yapmaya kalkan kişi, sadece kendi içtihadının doğru olduğunu ileri sürmektedir ki, bu da hiçbir delile dayanmayan saçma bir iddiadan öteye geçemez. (sf:147)
2. Kendinden evvelki bir müçtehit imama uyanlar. Bunlar ikinci derece müçtehit sınıfına girerler. Bunlar hüküm çıkarmada, birinci derecedeki müçtehitlerin koymuş olduğu usul ve metodlara uyarlar. Onlara sadece furû konularda muhalefet ederler. (sf:148)
3. Bir mezhebin içinde kalmak suretiyle içtihat edenler. Bunların içtihatları, sadece, imamın fikir beyan etmediği konularda içtihat etmektir.(...) Bunların her devirde mevcut olmaları lazımdır ki, bir imama bağlı olan gruplara, o imamın hükümlerini açıklasın ve hatırlatsın. (sf:149)
Bu derecede olan bilginlerin içtihatları iki şıktan biri içindedir.
a. Önceki müçtehit imamların benimsediği kuralları özetlemek, imamların yapmış oldukları kıyasların illetlerini meydana getiren hukuk kurallarını bir araya toplamak.
b. Hakkında, mezhep imamının bir hükmü olmayan konularda,imamın usulüne uygun bir biçimde hüküm çıkarmak. (sf 149,150)
4. Seçme hakkı olan müçtehitler. (...) Bazı görüşün dayandığı delilin çok kuvvetli oluşu veya içinde yaşanılan zamanın icaplarına uygulanması bakımından elverişli bulunuşu sebebiyle tercih etmişlerdir. (sf:150)
5. İstidlâl (çıkarsama) sahibi olan müçtehitler. Onlar sadece imamların görüşlerini ve dayandıkları delilleri göstermişlerdir. (sf:150)
6. Hafızlar sınıfı. Bunlar müçtehit sınıfına girmezler. Onlar mezheplere ait birçok hüküm ve rivayetleri ezberlerinde tutmuşlar ve ezberlediklerini kendinden sonrakilere nakletmişlerdir. (sf:151)
7. Taklit edenler, mukallitler.
İbn-i Abidin bu kategoriye girenleri şöyle tanımlamaktadır: " Onlar doğru veya yanlışı,güzel ve çirkini birbirinden ayıramazlar. Onlar gece karanlığında, odun toplayan bir oduncu gibi, ellerine ne geçmişse, bir araya getirmiş ve birbirine benzemez ölçüleri bir sanmışlardır. Bu taklitçileri taklit edelere yazıklar olmuştur. ( Risalet-i Resm el-Müftî)
İbn-i Abidin'in tarif ettiği bu mukallitler, son asırlarda ortalığı kaplar olmuşlardır. Bunlar, ellerine geçirdikleri kitaplarda yazılı olanlara hiçbir endazeye (ölçüye) müracaat etmeksizin olduğu gibi sarılmışlar ve bu kitaplardan aldıkları ölçülerin dayandığı delilleri araştırıp üzerinde bir an bile düşünmemişlerdir. Kitaplarda gördükleri her fikri i, isterse makul hiçbir yanları bulunmasın, aynen bir ölçü olarak kabul etmişler ve insanlara bunların kabul edilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Muhakeme yoktur bunlarda, devrinin meseleleri bunları asla ilgilendirmez. Kendilerinden yüzlerce yıl evvelki devrede, o devrin meseleleri üzerindeki fetvayı aynen alırlar ve uyar mı uymaz mı, faydalı mı faydasız mı, demeden aynen benimser ve benimsediklerini de cahil halka benimsetmeye kalkışır. Benimsemeyenleri de kâfir, zındık, cahil, bid'atçi, reformcu damgasıyla damgalar. Devrimizde bunlardan kurtulmak, İslam dininin yeniden insanlara klavuzluk yapma yolunu açmak demektir ve her samimi Müslüman, bunları, İslam dininde sahib-i selâhiyet olma vasfından dışarı atmak zorundadır. (sf:152)
İçtihat konusunu bitirmeden önce, en üst derecedeki içtihat kapısının hiçbir şekilde kapanmadığını ve kapanamayacağını bir kere daha vurgulamamız gerekmektedir. (...) Hiçbir insanın, Allah'ın insan idrakine açmış olduğu içtihat kapısını kapamaya hakkı yoktur. Bu kapının kapandığını söyleyenlerin hiçbir şer'î delilleri bulunmamaktadır. Ve kendisinin yaptığı işi başkalarına hangi hakka dayanarak yasaklamaktadırlar? Kapalıdır demek bir hükümdür ve içtihat konusudur. Bunu söyleyen adam demek ki içtihat yapmaktadır. (sf:153)
Fetva Verecek Kimsede Olması Gereken Vasıflar
Fetva vermek, herhangi bir meselenin hükmü sorulduğunda, o anda verilen bir cevaptır.
Yaşadığı şartları ve çevresinde olan insanları iyice tanıması lazımdır fetva verenin fetva soranın. Fetva veren, fetva soranın şartlarını iyi bilmezse, vereceği fetvanın zararlı mı yoksa faydalı mı olacağını bilemez. Şayet böyle yapmazsa bir Fetvacı, mümkündür ki, Allah'ın dinini alaya alanlardan olur. Allah'ın harâm ettiğini helâl, helâl ettiğini de harâm kılarak, bazı menfaatperestlerin aleti haline getirir İslam dinini. (sf:156)
Hiç şüphe yok ki, bir müftü, müçtehitlerin en kuvvetli içtihatlarını seçebilme kudretine sahipse, mezheplerin görüşleri arasında delil bakımından en güçlü gördüklerini tercih ederek, en faydalı fetvayı verebilir. Fakat bunu yaparken bir müftü şu üç şarta bağlı kalmalıdır:
1. Delili zayıf olan görüşü seçmemek.
2. Seçtiği görüşün insanların yararına olması.
3. Bir görüşü tercih edip söylerken asla art niyetli olmaması, iyi niyete dayanması. (sf:157,158)
İyi niyet sahibi olan ve mezheplerin görüşleri arasında bir tercih yapmak isteyen bir müftü aşağıdaki hususları göz önünde bulundurmalıdır.
1. Bir görüşü benimsemek için delillerini kuvvetli bulmalıdır.
2. Hakkında icmâ bulunan bir meseleyi bırakıp da, ihtilaflı bir meseleyi ele almamalıdır.
3. İnsanların şahsî ihtiraslarına uymamalı, genel menfaat ve nass hükmünde delillere bağlanmalıdır. Muteber olan genel menfaattir. Helâli harâmı ayıran çizgi, genelin menfaati ile ferdin menfaatidir. (sf:159)
Gerçek anlamda, hiç kimsenin hatırı için değil, sadece Allah'ın rızasını kazanmak için fetva veren bir kimse, Allah Resulü'nün ilim tahtında oturan bir kimsedir. Nasıl ki, Allah Resulü harâmı, helâli bildirir, müftü de öyle. O da insanlara Allah Resulü'nün bildirdiklerini nakleder. O, şeriatı halka açıklamak konusunda Allah Resulü'nün vekilidir. Nefsî arzuların arkasında koşmak huyunun zerresi bile onda yoktur. O atılganlık yapılmayacak yerde delilik etmez. Söz söylemenin şartı olmayan yerde susar. Hakkı ve gerçeği söylemek gerektiği yerde de onu böyle yapmaktan hiçbir şey alı koyamaz. Söylediği gerçekler kendisini hangi boyutta tehlikeye götürürse götürsün hesaba almaz. Çünkü o, sadece ve sadece Allah'tan korkar ve O'ndan yardım dilenir. Onun için de başkalarının kınaması veya tehdidini umursamaz. (sf:160)
--Düşün yayıncılık, mayıs 2011--
Hazırlayan: İhvanı Safa Mensubu
16 Ekim 2013 Çarşamba
Hac \ Ali Şeriati
HAC
Yazarı: Ali ŞERİATİ
BOŞ BİR FELSEFEYİ RED
Hayat yaşadığımız şekliyle tiyatroyu andırır. Kişi gayesiz, gece ve gündüzleri izler. Gün be gün yaşamayı temel kabul eden insanın yönü yoktur. Amacı sadece yaşamaktır."Yaşayan bir bedende ölü bir ruhtur var olan. Ama Hac olayı bu sağlıksız durumu değildir. İnsan Hacca gitmeye karar verdi mi gerekli adımı attı demektir. Haccı gerçekleştirme yoluna girilmiştir. Hac gayesizliğin karşıtıdır. Evinden çıkacaksın Allah'ın evini (BEYTULLAH) veya insanların evini ziyaret et, çevreni terk et, pak topraklara git orada Meş'ar-i Haramın cana can katan seması altında Allah'la (cc) karşılaşabilirsin. Çektiğin yabancılıklar bitecektir. İnsan sonunda kendini bulacaktır.
ALLAH'A ULAŞMA
Hac, haram aylardan Zilhiccede yapılır. Mekke toprağı asûde ve huzur doludur. Çöl korku nefret ve savaşın yerine barış ve güvenlikle tanınır. Halkın Allah'la karşılaşmaya serbest olduğu bir ibadet havası hâkimdir. Sen ey çamur, Allah'ın ruhunu ara ve O'nun ardından git davetini kabul et O'nu görmek için evini terk et. O seni bekliyor. İnsan varlığı, gaye, Allah'ın ruhuna yaklaşmak olmadıkça bir saçmadan başka bir şey değildir. Seni Allah'tan uzaklaştıran bütün şu ihtiyaç ve doymak bilmez arzularından sıyrıl. Dolayısıyla Hacca giden sonsuz insan göçüne katıl. Kadir Allah'ı gör! Hac için evinden ayrılmadan önce bütün borçların ödenmelidir. Yakınlarına veya dostlarına karşı duyduğun bütün nefret ve kızgınlıklar yok olmalı. İçinde bir arzu doğmalı. Bütün bu jestler, bir gün herkesin başına gelecek ölüme hazırlanmada birer deneydir. Bu hareketler, kişisel ve malî arınmayı garanti eder. Vedanın son anları ve insanın geleceği sembolize edilir. Sen ve bedeninin her azası amellerinizden sorumlusunuz. Bu amel yurdundayken, hesap yurduna hazırlan. Ölmeden önce ölümü duy. Hacca git.
MİKATA GİRİŞ VE BİR OLUŞ
Gösteri Mikat'ta başlar. Bu noktada insan elbiselerini değiştirmelidir. Niçin dendiğinde çünkü kişinin elbisesi kendisi kadar karakterini de örter. Kişi elbise giymez fakat gerçekten elbiseler onu gizler. Mikat'ta elbiselerini çıkar ve bırak. Düz beyaz kumaştan kefeni giy. Herkes gibi giyineceksin. Bir parçacık halinle kalabalığa katıl bir damla olarak okyanusa da. Gururlanma, buraya birini görmek için gelmedin. Alçak gönüllü ol, Allah'ı göreceksin. Ölümcüllüğü kavrayan bir kişi ol veya bir ölümcül ol, varlığını duyan.
Mikat'ta ırkını veya kabileni hiç düşünmeden günlük hayatında seni bir kurt (vahşet ve zulmün sembolü) bir fare (kurnazlığın ve istifçiliğin sembolü) bir tilki (hilekârlığın sembolü) veya bir koynun(köleliğin sembolü) yapan bütün örtüleri çıkar at. Bunların hepsini Mikat'ta bırak ve sonunda nasıl bir ölü olacaksan, şimdi de bir insan, yalnızca bir Âdem olarak başlangıçtaki şekline bürün. İki parçalı kumaşa dolan birini omuzlarına ört, diğerini beline sar. Hiçbir özel şekil ve araç kullanma. Giydiğin kumaş oldukça basit ve sade dokunmuştur. Herkes aynı ihramı giyer. Hiçbir görünüm farkı yoktur. Dünyanın her tarafından gelip Hacca doğru yol alan kervanlar Mikat'ta toplanacaktır. Aynı yerde ve aynı zamanda karşılaşacaklardır. Allah yolunda kişi olduğu gibi değil olması gerektiği gibi olacaktır ve dönüş Allah'adır. Kişi Allah'a dönmeye karar verir. Bütün benlik ve bencillik eğilimleri Mikat'ta gömülür. Kendi ölü bedenini görür ve kendi mezarını ziyaret eder. Kişiye hayatının son noktası hatırlatılır. Mikat'ta ölümü ve tekrar dirilmeyi duyduktan sonra, Mikat’la Miyad arasındaki çöl görevine devam etmelidir.
Haccı eda eden herkes Allah'la karşılaşmak üzere kendinden uzaklaşmıştır. Ona Allah’ın ruhu bahşedilmiştir. Bir sürgünden kurtulup ahirete gittin. Cehaleti ve zulmü yenerek ilim ve adaletle aydınlandın. Şirki terk ettin, tevhidi kabul ettin. Haccı eda etmeden önce, insanlar insan olma özelliğini kaybetmişlerdi. Kuvvet, servet, kabile, ülke ve ırklarla kendinden kopmuşlardı. Hayatları sadece bir var olmaktan öte geçmiyordu. Sonunda hac ibadeti kendilerini keşfetmelerini sağladı. Şimdi birbirlerini bir olarak ve bir fert olarak algılıyorlar başka hiç bir şey değil.
NİYET
Büyük bir değişiklik başlangıcı olan Mikat'a varmadan önce niyet edilmeli. Bu niyet benlikten, Allah'a giyimli olmaktan soyunuk olmaya, günlük hayattan ebedi hayata bencillik gayesizlikten bağlılık ve sorumluluğa geçme niyetidir. Kısaca ihramlı oluşa geçiştir. Niyetini kuvvetle belirlemelisin. Hurma tohumları gibi kabuğundan çıkacaksın. Son derece bilinçli olarak inancını kalbinde duymalısın. Kalbini aşk aleviyle aydınlat. Yan ve parla, kendini tamamen unut! Geçmişteki hayatın, ihmal ve cehaletten ibarettir. Her bakımdan yardımsızdı. İşinde bile alıştığından fazla veya zorla köle olmuştun. Şimdi bu yaşama şeklini bırak. Tam anlamıyla Cenab’ı Allah’ın kendinin ve insanların bilincine er.
MİKATT’TA NAMAZ
Mikat'ta hac etmeye hazırlan, neyi niçin yapman gerektiğini bil. İhrama girdiğinde kendini Allah'a arz ederek namaza dur. Mikat'ta namaz Allah'ın senin huzurunda putlara tapan değil Kurt değil tilki değil fare değil İbrahim gibi duruyorum demektir. Bu duruş bilinçli ve bilerek Allah'a itaat etmek Allah'la daha içten konuşuyor gibi olma ve Allah sanki hemen karşında gibi niyetlenmektir. Mikat'ta namaz artık ondan başka kimse karşısında rükû ve secde etmeyeceğine dair Allah'a verilecek bir sözdür.
BAZI DAVRANIŞLARDAN KAÇINMA (Muharremat)
İnsan ihramlıyken yapmaması gereken bazı şeyleri bilmesi gerekir. Aynaya bakmamak lazım, benliğini unutmak için, güzel koku kullanma, kimseye emir verme kardeşlik havasında ol, tamamen itaat etme zamanıdır. Herkes yer yer kendisi Allah'a sesleniyor ve Kâbe'ye yaklaşıyorsun, yaklaştıkça heyecan artıyor. O atmosferde Allah'tan başka kimseyi görmüyorsun. Tek o var diğerleri köpük ve dalga gibidir onun dışındaki her şey sahtedir. Haccın çeşitli bölümlerini yerine getirirken insan kendinden koptuğunu ve Allah'a doğru bir hareket içinde olduğunu hisseder. Mekke'ye yaklaşırken haram bölgeyi gösteren işaret vardır. İşte bu bölgede yasaktır. (Avlanma, Bitki koparma gibi) Harem-i Mekke'ye yaklaştığınızda lebbeyk sesleri kesilir.
Allah'ın evine varış herkesin kalbini Aşk ateşi ile yanmakta olduğu hissedilir. Şimdi Kâbe ye daha da yakınız sessizlik, düşünce ve sevgi dolu gözlerin büyüdükçe büyüyor ve kıbleye dikiliyor. İnsan o anda soluğunu yakalaması güçleşiyor. Vadiyi inerken yıkılacak gibi olursun. Fakat karşında o Kâbe gözüküyor. Burası imanın, sevginin ve hayatın merkezidir.
KÂBE
Oldukça sade bir şekilde döşenmiş ve araları tebeşirle doldurulmuş siyah taşlardan yapılan Kâbe boş bir küp şeklindedir Kâbe yi boş görmek ne kadar güzel orada hac için bulunduğunu hatırlatıyor. İnsanın varacağı son nokta değil. Kâbe, yön gösteren bir kılavuzdur.
Sonsuzluğa varmaya karar verdikten sonra Hacca başlarsın Hac Kâbe ye doğru değil Allah'a doğru sonsuz bir harekettir. Allah’ın pak kulu olmakla şereflendirilmiş bulunuyorsun. Hala kendine bağlanmış ve kendini düşünüyorsan bu kutsal eve girmene izin verilmez. Mekke’ye Beyt’i Atik denir. Atik hür oluşu temsil eder. Mekke kimseye ait değildir. Allah Mekke’nin sahibidir. Benliğinden gelen eğilimlerin tamamını atabilirsen aileye katılmaya hazırız demektir. Allah'ın ailesinin kıymetli bir ferdi ve dostu olarak kucak açarlar sana. Duvarla Kâbe arasında dar bir geçit vardır. Kâbe'yi tavaf ederken Allah duvarın etrafında dönmeyi emretmiştir. Aksi halde Haccın kabul olmaz.
TAVAF
Kâbe çevresinde insanlar daire çizerek dönerler. Kâbe Allah'ın ölümsüzlüğünü ve sonsuzluğunu sembolize eder. Dönen daireler ise yaratıklarının sürekli hareket ve değişimlerini temsil eder. Allah'ın yolu insanların yoludur; Allah'a yaklaşmak için önce insanlara yaklaşmalısın. Her dinin kendine özgü bir ibadeti vardır. Bu İslam’da cihattır. Tavaf süresince Kâbe’ye giremezsin. Çevresinde herhangi bir yerde duramazsın. Kalabalığa katılmalı ve kalabalıkta kaybolmalısın. Tavaf eden insan çağlayanın içine dalmalısın. Hacı olmanın yolu buradan geçer.
HACERÜ'L ESVED VE BİAT
Tavaf Hacerü'l Esved'in bulunduğu noktadan başlar. Burası evrenin düzenine girdiği yerdir. İnsanlara katıl eğer insanlara katılmazsan yörüngeni bulamayacak ve Allah'a yaklaşamayacaksın. Hacerü'l Esved'e dokunmak lazım sonrada insanların arasında kaybolmalısın. ' Hacerül Esved yeryüzünde Allah'ın sağ elidir. " Hacer insanlık için bir örnektir. Ona memedeki çocuğu ile evini terk etmesini emretti. Hiç bir bitkinin öyle ki bir deve dikeninin bitmediği korkulu Mekke vadisine girmesi söylendi. Oda Allah’a olan aşkından bu emri anladı ve kabul etti. Böyle bir yerde, su varlık için gerekli, bebek süt ister, insan arkadaşa muhtaçtır. Kadın bir desteğe ihtiyaç duyar ve bir anne yardım bekler, bütün bunlar doğru ama ilahi aşk bütün bunların yerini alabiliyor. Eğer ruhu O’nu tanırsa bir kimse yalnızca aşkıyla yaşayabilir. Sonuç olarak Allah’a kesinlikle güvenmeliyiz.
MAKAMI İBRAHİM (Hz. İbrahim'in makamı)
Tavaf yedinci dönüşünü tamamladıktan sonra tavaf hali sona erer Makam-ı İbrahim de iki rekât namaz kılınır. İbrahim'in makamı ayak izlerinin bulunduğu taş parçasıdır. İbrahim bu taşın üzerinde durarak Kâbe'nin köşe taşını (Hacerü'l Esved) yerine koydu. Kâbe'yi yapmaya buradan başladı. Gel Haccet, tavaf eden insan seline katıl ve sende tavaf et. Bu sevgi deresinde bir saat yüzdükten sonra üzerine titrediğin ölümcül varlığını terk edecek ve Allah'ın sonsuz yörüngesinde sonsuz var oluşa eren insanlar arasında yeni bir hayata kavuşacaksın.
İşte şimdi İbrahim gibisin.
SAY
Sa’y bir arayıştır amacı olan bir harekettir. Koşmak ve seyretmek diye tanımlanır. Sa’y çalışmasıdır bedenin Susuzluğunu gidermek ve çocuklarını doyurmak için su ve ekmek ardından koşman ve çaba harcamandır demektir. Say ihtiyaçların için tabiatın kalbinde araştırma yapmak ve kavga etmektir. Taştan su çıkarma girişimidir. Şaşırtıcıdır ki mesafe olarak tavafla sa’y arasında ancak bir kaç adım ve bir kaç saniye vardır. Yine de bu ikisi arasında büyük bir farklılık göze çarpıyor:
Tavaf: Mutlak sevgi
Sa’y: Mutlak akıl
Tavaf: Tamamen O, Tamamen sen
Tavaf yalnızca Kadir-î Mutlak'ın iradesi sa'y yalnızca senin iraden Hac tavaf ve sa'yın birleşimidir. Tavaf yaşamak için değil Allah davası için yaşamak Sa'y yalnızca kendin için değil insanlar içinde elinden geleni yapmak.
SA’Y IN SONU (TAKSİR)
Merve'de sa'yın son noktasında saçını kısalt veya tırnaklarını kes. İhramını çıkar ve her günkü elbiseni giy kendini serbest hisset eli boş ve susuz Merve'den ayrıl İsmail'ini bulmaya git. Ey sa'y ederek yorgun düşen insan Aşka güven. Ey sorumlu insan elinden geleni yap. Çünkü İbrahim susuzdur ve sen sa'y yapmaktan gelen Haccı kalbine dikkatle kulak ver. Şırıltıyı duyacaksın Merve tepesinden zemzeme doğru yürü bir kap yudum al yüzünü yıka ve geldiğin yere bir miktar götür ki hediye diye insanlara sunasın.
BÜYÜK HAC
Zilhiccenin dokuzuncu günü hac başlar. Mekke'ye gitmeye karar vermek Haccın bütünüyle gerçekleşmesi olmadığı gibi Kâbe ve Kıble'de Haccın hedefleri değildir. Tevhidin önderi (İbrahim) Haccın Kâbe’de bitmediğini tersine Kâbe'yi terk ettiğin anda başladığını öğretiyor. Sana Kâbe varacağın son durak değil başladığın ilk noktadır. Umre için ve Mikat'ta evini terk ediyorsun şimdi ise Hac için Allah'ın evini terk etmelisin. Şimdi Allah'a yaklaşacaksın. Evi ziyaret etmeyecek fakat sahibini göreceksin ve varış Allah'adır. Kâbe son durak değil yalnızca yöndür. Mekke'ye geldin burada kalma haramda durma Mekke'ye gelişten daha büyük bir yolculuğa (Haccı temettü) başlamalıyız. Zilhiccenin dokuzunda nerede olduğumuza bakmadan ihramını giy. Mekke'ye sırtını dön ve yürü Mekke'den daha kutsal ve daha saygı değer neresi vardır. Durma göreceksin.
ARAFAT
İhramını giyip de Mekke'den çıkınca güneş batımına kadar kalman gereken doğuya (Arafat’a) doğru yola çıkacaksın geri dönüşte Maş-arı haram arkasında Mina’da kalacaksın. Vakfe için Arafat’a giderken yavaş yavaş durup dinlenmeden Arafat’a gideceğiz. Onuncu günün sabahında on ikinci güne istersen on üçüncü güne kadar Mina’da kalınacak. Allah’a dönerken içlerinden geçerken üç bölüm vardır. Arafat, Maş-ar ve Mina. Bunlar üç ziyaret yeri değildir. Allah bizzat onların ilahi isimlerini kendisi vermiştir. Arafat hikmet ve ilim demektir. Mahşer bilinç ve anlayış demektir. Mina aşk ve inanç demektir.
Arafat'ta güneş batınca insanlar Meş-ar'a doğru yola koyulurlar ve orada dururlar. Sonrada Mina'ya hareket ederler buraların sınırı yoktur. Takva kendini eğitme dua kendini Allah'a arz etme Arafat'ta ihtişam bakışında olmalı. Baktığın şeyde değil hangi durumda olursan ol bu günü işlediğin gibi geçirebilirsin. Senden istenen şey durman (Vakfe) ve sonra Arafat düzlüğünü güneş batımını terk etmelidir.
MEŞ-AR
Arafat'ta kaybolurken sen de oradan ayrılıyorsun, Arafat kaybolmuştur. Durmak mı asla, oturmak mı hiç bir yerde bir yarım gün tam bir gece veya iki gün kalmak, hepsi bu kadar. Çadırların hepsi kaldırılmalıdır. Karanlıkta ve gecenin sessizliğinde düşünceleri bir noktaya daha fazla toplayabilmek suretiyle elde edilen anlayış gücüne Meş-ar denir. Arafat tecrübe ve nazar bölümü, Meş-ar ise görüş ve basiret bölümüdür. Yer ve gök hürriyet ve alçak gönüllülük içindedir.
İlim Allah'ın dilediği kimselerin kalbine yerleştirdiği bir nurdur. Bu doğru kılavuzluk bilgisidir. Arafat bilgisini her hangi bir kişi öğrenebilir ama Meş-arın nuru Allah’ın dilediği kimselerin kalbine yerleştirdiği ışıktır. Mikat’ta iken kendini unutup insanlara katılmışsın. Tavaf’ta onlarla sürüklenmişsin.
Say'dan sonra kendini bulmuş Arafat'ta okyanusa çekilmiştin ve sonra yeniden Meş-arda kendini bulacaksın. Böyle bir kalabalık içinde herkes kendi başınadır. Burada örtüsüz renksiz maskesiz veya makyajsız pak gerçeğini keşfettin. Bu gece bir dostla (Allah) özel bir konuşma yapacaksın. Kendini ona aç ve günahlarını itiraf et. Şimdi bütün bu sınırları görmeyip duvarları yıkma zamanıdır. Yıllardır içinde tutsak kaldığın şeylerden sıyrıl. Burada kendinlesin. Elini çenene koy ve bu gece Allah’la baş başa ol. Silahların ve inancınla yanında yalnızca O ve sen varsın. Eğer Muhammed’in iyi bir ümmeti isen O’nun gibi yap. Bırak kalbin aşkla aydınlansın. Orduda kurallara dikkat et. Üç gün Mina’da kalman gerektiğini unutma. (10.,11.,12. Günler) kurşunların boşa gitmeyeceğinden emin ol. Yalnızca düşmana çarpanlar kabul görecektir. Mina savaş alanıdır. Savaşmak lazımdır. Meş-ar kamp yeridir. Sabah namazında sessizlik hâkimdir. Meş-arda herkes uykudaymış gibi gece dağların üzerinden süzüldü. Meş-arda uyuyanların üzerinden sıyrıldı ve Mina boğazında kayboldu ve şu anda güneş doğuyor.
MİNA
Son ve en uzun kalış Mina'dadır. Güneş doğduktan sonra Meş-arda durma. Çünkü gündüz ilk Mina'da olma vaktidir. Güneşin doğuşuyla birlikte hücuma geçmek hücum vakti girdiği zaman güneşin emri zamanın emridir. Bu emre uy. Yalnızca güneşe kulak ver ve onuncu günün güneşini bayram güneşini gözle. Her şeyi anladığını söyleyen hiçbir şey anlamayandır.
Allah'a yaklaşmaya karar vermiş olan insanlar ümmet sonsuz ve harekât eden cemaat bütün kaya ve setleri delecek ve sonunda kuşkusuz denize ulaşacak olan gürleyen sel. Evet. Meş-ardan Mina'ya giden yolun üzerinde durmazsan yanlış yola gitmez veya insanlara karışırsan Mina'ya ulaşacak, şeytanları yenecek ve İsmail'ini kurban edeceksin. Bu hacca giden herkese Allah’ın açık emridir.
SAVAŞ CEPHESİ (ŞEYTAN TAŞLAMA: RECM)
Kral Caddesi boyunca yerleşmiş üç Şeytan birbirinden 100 metre kadar uzaklıktadır, her biri bir anıtı, bir heykeli veya bir putu temsil eder; her yıl yüzleri beyaza boyanır.
“Allahu Ekber” ne kadar anlamlı! Ordu geldi; hepsinin ellerinde silahları(taşları) ve ateşlemeye hazırlar. Birinci puta vardığında(cemre-i ula) ateş etmeden geç git. İkinci puta vardığında da aynısını yap. Fakat üçüncüye vardığında geçme, ateş et! Niçin? Şu akıllı ve tecrübeli öğretmenler, genellikle sürüp giden bir yolda yavaş yavaş ve sessizce dönüş yapmamızı söylerler, ama burada kumandan ve emir veren İbrahim’dir. İlk hücumda sonuncuyu vur ve vuruşların başından ve yüzünden olmalıdır savaş bitmiştir. Son put düştüğü zaman birinciler ve ikinciler karşı koyamaz. Cepheden ayrılınca işimiz kurban kesmektir. İhramını çıkar, istediğin elbiseyi giy, saçını kes, istersen koku sürün.
Artık serbestsin. Hac süresince her hareket niyetine bağlıdır ve niyetle yapılır. Haccın özünü anlamayan kimse boş bir zihinle ülkesine döner.
HAC SÜRESİNCE
Tavafla tevhid inancını ilan edeceksin. Say ile Haccın uğraşını yapacaksın Kâbe, den Arafat'a gitmekle Âdem’in inişini göstereceksin. Arafat’tan Mina'ya gitmekle insanın yaratılış felsefesini düşüncelerin saf bilimden saf aşka doğru evrimini ve ruhun çamurdan Allah’a (cc) doğru yükselişini sergileyeceksin. İbrahim'in sahnesi Mina'dayız. Şu anda İbrahim gibi davranmaktayız. O oğlu İsmail'i kurban etmek için getirmiştir. Bizim İsmail'imiz Kim veya Ne? İşte onu bilemiyoruz. Ama bizi kör ve sağır ne ediyorsa işte odur kurban edeceğimiz.
İSMAİL'İN KURBAN EDİLMESİ
Sevgili oğlun, hayatının meyvesi, neşen, oluş nedenin, varlığının anlamı, oğlun; hayır, İsmail’in. O’nu bir kuzu gibi yatır ve kurban et! Ayaklarının altına al ki, kaçıp kurtulamasın. Ellerinle kavrayarak başını tut, boyun damarını kes, fakat daha fazla kımıldayamayacağını sezinceye kadar ayaklarının altında tut. Sonra ayağa kalk ve O’nu yalnız kendi haline bırak! Ey “itaatkar” olan ve Allah’ın (cc) kulu”!Allah’ın senden istediği budur. Bu inancının çağrısı, tebliğinin özüdür. Bu sorumluluğundur. Ey ‘sorumlu adam!’ Ey ‘İsmail’in babası!’
İbrahim’in iki seçeneği vardı; ya kalbinin ağlayışlarına kulak verecek ve İsmail'i kurtaracak veya Allah'ın emirlerine uyup O'nu `kurban edecekti! Birini seçmek zorundaydı.
İçinde `sevgi` ve `gerçek' kavga ediyordu `sevgi',hayatı;'gerçek' ise inancıydı)! Allah kendi hayatını istemiş olsaydı vermek çok daha kolay olacaktı İbrahim, hayatını Allah davası uğruna adamıştı ve bu nedenle Allah’a itaat etmesi gerektiğini hissediyordu. Bu, O’nun için bir ‘bencillik’ ve ‘zayıflık’ idi. Bazı kişiler için iyi ve güzel olan, İbrahim gibi şerefli bir insan için kötü ve çirkin olabilir. O Allah’a en yakındı.
İbrahim çağrıyı düşününce her şeyiyle teslim oluyor, fakat sıra İsmail'i kurban etmeye gelince katlanılmaz bir acı duyuyor, kemiklerinin kırıldığını ve yüzünde üzgün bir ifade belirdiğini hissediyordu. İbrahim’i böyle kötü bir durumda gören şeytan; Nerede ve kimde bir korku, zayıflık, kuşku, kıskançlık, ümitsizlik, aptallık ve sevgi belirtisi görse çirkef işini yapmaya koyulur. Seni eğlendirir ve görevlerini yapmaktan alıkoyar ki çağrı gerçeği kavranmasın.
"Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir" (Enfal 28)
Oğluna olan sevgi bile, seni `deneme' yoludur. İsmail sevgisi İbrahim için bir imtihandı; şeytanla karşılaşmalarında O'nun tek zayıf yönü olmuştu bu. İbrahim bunun açık bir vahiy olduğunu ve oğlunu kurban etmesi gerektiğini biliyordu. Üzgün ve kalbi kırıktı. Şeytan bundan dolayı O'nu kandırma fırsatı buluyordu.
Şeytan bu durumdan faydalanarak önüne çıktı ve aynı şeyi fısıldadı: "Bu çağrıyı rüyanda duydun"."Hayır bu yeterli, bu yeterli" dedi İbrahim kendi kendine; karar verdi ve seçimini yaptı: "Mutlak hürriyet olarak Allah'a itaat", yani İsmail'i kurban etmek. Hürriyetine giden yolda bu son daha kalmalı ve oturup bütün çağların üzerinde birleştiği şu soruyu kendi kendine sormalısın:"Toplum için ne yapabiliriz?" Ve cevabı bulmaya çalış. Sadece otur ve hac boyunca ne yaptığını düşün!
BABA VE OĞUL ARASINDAKİ KONUŞMA
Mina'da kuytu bir köşede İbrahim (AS) oğluyla konuştu! Yüz yıl yaşamış ak saçlı sakallı babanın yanı sıra İsmail gençlik çağına yeni giriyordu. Dünyanın değil Arap yarımadasının göğü böyle bir görünüme katlanamazdı! Tarih, baba ile oğul arasındaki böyle bir konuşmayı kaydetmemişti hiç. Kimse de, dostça fakat ürkütücü bir konuşmayı düşünmemişti!
İbrahim başlangıçta hikâyeyi yeniden anlatıp oğluna "burada seni ellerimle kurban edeceğim demek için ağzını açmadı. Sonunda, Allah'ın güvenine sığındı ve " İsmail rüyamda seni boğazlıyorum" dedi! Öylesine hızlı söylemişti ki bu kelimeleri kendisi bile işitmedi. Sonra sustu. Korkulu ve solgun, İsmail'in gözlerine bakmaya dayanamıyordu. İsmail babasının içinde bulunduğu durumu sezerek onu teselli etmeye çalıştı. "Baba itaatkâr ol ve Allah'ın emrini yerine getirmek için tereddüde düşme. Beni de itaat edici olarak bulacaksın. Katlanabilirim ben " dedi. Allah Teala ders veriyordu. Bundan böyle Allah için insan kurban olarak kesilmeyecektir. İbrahim gibi, İsmail'ini seçip Mina'ya getirmelisin. Kimdir İsmail'in? Kendin bileceksin, başkalarının bilmelerine gerek yok. Karın olabilir, yeteneğin, işin cinsiyetin. Gücün rütben Mevkin vs. olabilir. Hangisi olduğunu bilmiyorum, fakat senin İsmail İbrahim’in yanında ne kadar sevgiliyse senin yanında da o kadar sevgili olması gerekir! İsmail’in bazı göstergeleri, hürriyetini senden alan ve görevlerini yapmana engel olan her şey, seni eğlendiren gerçeği bilmen ve duymadan alıkoyan sorumluluğu kabul etmekten çok seni özür aramaya iten her şey ve yalnızca ileride desteğini almak için seni destekleyen her herkestir. Onu hayatında arayıp bulmalısın. Eğer Allah Teala’ya yaklaşmak istiyorsan, İsmail’ini Mina’da kurban etmelisin. İsmail yerine bir koyun kesmek kurbandır, fakat yalnızca kurban kesmek için, bir koyun kurban etmek kasaplıktır.
ÜÇ PUT ÜÇLEMENİN (TESLİS) SEMBOLLERİ
Mina’da üç putun İbrahim’i aldatmaya çalışan şeytanı temsil ettiğini hatırla.
Birinci put (cemre-i ulâ): 'Arafat'ın düşmanı'
İkinci put (cemre-i vustâ): Meş'ar'ın düşmanı'
Üçüncü put (cemre-i ukbâ): 'Mina'nın düşmanı'
Ey hacı. Şu anda Mina'dasın. Ateşle silahını İsmail'ini kurban yerine getirdin. İbrahim gibi üç putu vur ve devir.
BAYRAM
Hareket bitti ve biraz sonra hac sona erecek.
Nerede?
Mina'da!
Şaşırtıcıdır ki, Mekke'nin komşusu olan yerde! Neden hac Mekke ve Kâbe yanında bitmezde, burada biter? Haccın bu sıralarını anlamalısın. Bu kalabalığın ortasında ne yaptığının tam anlamıyla bilincinde olmalısın. Burada düşünebilmelisin; evinin bir köşesinde veya hayallerinde değil! Hacc birlikteliği teşvik eden bir bütünlüktür. Allah (cc), İbrahim (asm) ; Muhammed (sav) ve insanlarla karşılaşılan yerdir. Haccı anlamak ve tanımlamak gidebilmek ve şimdiye kadar söylediklerimizi yapabilmek demektir.
MİNA'DA GECİKME
İnancını ve ne yaptığını düşünmen için iki gün daha kalınır. Bayram günü kurban kesildikten sonra merasim biter. Mina'da iki gün veya üç gün daha kalman gerekir. Bu günlerde Mina'dan ayrılman, Mekke'ye dönmen düşünülmez. Niçin şeytan yenildi, kurban kesildi, İhram çıkarıldı ve bayram kutlandı. İnsan için İbrahim'in makamına ulaşmaktan başka daha üstün bir rütbe yoktur ve burada herkesten rolünü oynaması istenmiştir. Bütün bu menasikin sonunda, ülkene dönmeden önce, bayramdan sonra iki gün daha kalmalı ve oturup bütün çağların üzerinde birleştiği şu soruyu kendine sormalısın. Toplum için ne yapabiliriz? Ve cevabı bulmaya çalış. Sadece otur ve hac boyunca ne yaptığını düşün.
BAYRAM GÜNÜNDEN SONRA ARKA ARKAYA YAPILAN HÜCUMLAR
İlk gün, ilk hücumunda son putu vurur ve kurban yerine giden yolu açarsın. Sonra ihramını çıkarır ve sevinçle zaferini kutlarsın! İkinci gün tekrar vurmalısın, ama putların üçünü de. Bu kez, sırayla, birinci, ikinci ve son olarak da üçüncü putu vurursun. Üçüncü gün, ikinci gün yaptıklarının bir tekrarıdır. Dördüncü gün, istersen Mina'da kalabilir istersen ayrılabilirsin. Kalmaya karar verirsen ikinci veya üçüncü günün atışlarını tekrarlamalısın. Dördüncü gün kalmamaya karar verirsen kalan silahlarından arta kalanı Mina'da bir yere gömmelisin! Bu bir zorunluluktur!
SON MESAJ
Hac süresince yapılan bütün davranışlar, Kur'an'ın kelimelerle anlattığı mesajı nakleder. Haccı bitirmeden önce, Kur’anı hiç olmazsa baştan sona bir kez okuman ve son suresinde bir ders çıkarman öğüt verilir.
Neden son sure? Haccın son aşaması vurmak olup, Kur'an'ın son suresinin son kelimeleri de bir tehlikeden uyarma konusundadır! Haccın sonunda sen üç putu vurursun, Kur'an'ın sonu da üç gücü reddeder. Haccın son bölümünde, Müslüman, bir tehlikeye karşı uyarılırken, Kur'an'ın son bölümünde de bir şerre karşı uyarılır. Kur'an'ın biterken şerrin bitmemesi, Peygamberliğin biterken tehlikenin sürmesi bize şaşırtıcı geliyor belki! Kur'an'ın son iki suresi, `şer'den sığınma `dan söz eder ve aynı zamanda, İbrahim (as.)’ın peygamberliğini tamamlayan, tevhidin son peygamberi Hz. Muhammed'i (sav.) uyarır. Ve Haccın son iki günü, kişinin savaşmak zorunda kaldığı ve Allah’ın(cc) İbrahim'e(as.) uyarıda bulunduğu Mina'da geçer. Ve sen ey Muhammed'in (sav) ve İbrahim’in (as.) sünnetinin yolunda giden, yalnızca menasike uyman değil, fakat `şifre'leri çözmen gerekir. Mina'dan sonra nereye gidiyorsun? Ey hacı, ülkemize dönmek için Mina'dan ayrılmadan önce oturup muzaffer peygamberimizin uyarıldığı tehlikeyi anlamak için Kur'an'ın son iki suresini okuyalım. Allah'ın sevgili elçisinden sığınmasını istediği şeyleri anlamak için, şu vahiylere kulak verelim:
"De ki: Sabahın Rabbine sığınırım,
Yarattığı şeylerin şerrinden,
Karanlığı çöküp bastığı zaman gecenin şerrinden.
Ve haset edenin, haset ettiği zaman şerrinden,
Düğümleri üfleyenlerin şerrinden". (Felâk suresi)
Ey Habil’in varisi `,'babanın katilinden öç alıcı';Kabil ölmedi! Ey 'meleklerin secde ettiği','Âdem’in varisi'; şeytan şimdi öç alıyor! Üç yüzü, yedi rengi, yetmiş bin hilesi olan ve insanların kalbine fısıldayan bu şerden uzak dur.
Allah’a (cc), Şafağın Rabbine ,'insanların sahibine,'İnsanların Maliki'ne ve İnsanların sevgilisine, İlahına' sığın. Ve sen ey hacı, Kurban Bayramı'ndan sonra Mina'da kal ve günde yedi kez üç putu vur! Her günü Kurban günü. Her ayı Zilhicce. Her yeri Mina ve hayat-ı hac bil.
SONUÇ
Mina'da kalma zamanı bitti ve Mekke sınırı yakınında törenler son buldu. Zilhiccenin sonuna doğru istediğin zaman, gerektiğinde Arafat'a gitmeden yapabileceğin bir Tavaf ve Sa'y daha var. Hac menasiki bitmiş bulunuyor, işte yapman istenen şeylerin hepsi bu kadar. Ey, Haccın son bölümü olan Mina'dan ayrılan hacı! İbrahim'in çağrısını kabul ettin Kişisel hayatının kısır döngüsünden kurtuldun. Zamanında Mikat’a geldin; Vahy’e kulak verdin; elbiselerini çıkarıp beyaz kefenini giydin. Evini ve ülkeni terk ederek bir misafir gibi Allah’ın Evi’ne ve cihad toprağına geldin. Sağ elini sıkarak Allah’a (cc) söz verdin. Tavaf çemberine katılarak tavaf eden insanların arasında kayboldun. Kendi kendin eliği bıraktın. Dağların tepesinde su bulmak için elinden geleni yaptın. Sonra Mekke’den Arafat’a indin ve bölüm bölüm (Meş'ar ve Mina'ya Giderek ) geri Allah'a dönüp bilinç kazandın. Meş'ar karanlığında silah topladın. Aynı zamanda, diğerleriyle birlikte Mina sınırını geçtin. Şeytan ilk hücumunda yenildi. Hür oldun; İnanç ve aşk toprağını kurtardın. İbrahim makamına ulaştın, şerefin zirvesine -şehadetin ötesindeki bölüme-çıktın. Son olarak bu çabanın bitiminde bir koyun kurban ettin.
En tehlikeli ve en korkunç yaratılış geçitlerini –Tevhit, isar, cihad, şehadet, iblisle savaş ve aşk ülkesini fethi-geçtikten sonra bu en büyük kutsal gezinin ve en yüksek insani dereceye çıkışın bitiminde nereye geliyorsun? Ne yapıyorsun? Kurban: Bir “koyun” boğazlamak! Neden? Hangi düşünceyle? Sırrı ne bunun? Haccın sonunda bir koyun boğazlamanın sırrı nedir? Bir şey diyemem! Bırak cevabı Allah versin:
"...Ondan hem kendiniz yiyin, hem ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyip dilenen fakir(ler)e yedirin " (Hacc 36)
Yine tekrar ediyor:
"...İşte bunlardan yiyin, yoksulu, fakiri de yedirin". (Hac 28)
Ey hacı! Nereye gidiyorsun şimdi? Hayatına ve dünyana mı dönüyorsun? Geldiğin aynı yola mı giriyorsun hacdan sonra? Asla! Asla! Bu sembolik gösteride İbrahim'in rolünü oynadın! İyi bir aktör, kişiliği, rolünü oynadığın şahsın karakterinden tamamıyla etkilenen insandır. Eğer bunu iyi becerirse, gösteri bitecek, fakat eseri sürecektir. Oynadıkları rolü sürdüremeyip, unutulup giden pek çok aktör vardır!
`Makam -ı İbrahim'desin; tam durduğu yerde. Yükselişinin en son basamağı, Miraç’ta Allah'a olan en kısa mesafedir. Şimdi makam-ı İbrahim'de duruyorsun ve onun rolünü oynayacaksın; onun gibi yaşayacak ve inancının icâbesinin mimarı olacaksın. İnsanları içinde yaşadıkları bataklıktan kurtar. Cehaletin karanlığı ve zulmün çileleriyle uyuşmuş ve ölmüş bedenlerine yeniden hayat üfle Ayağa kalkmalarına yardım et ve onlara yön ver. Onları hacca çağır, tavaf etmeye çağır.
İbrahim'in niteliklerini kazanmak için tavaf etmeye çağır. İbrahim'in niteliklerini kazanmak için, tavafa katılıp bencilliğini bırakarak temizlendikten sonra yolunu izlemek için Allah'a söz verdin. Allah şahidindir.
Zamanını saygıdeğer bir zamana(Zaman-ı Haram) yap, çünkü kutsal mescittesin. Çünkü yeryüzü Allah’ın (cc) Mescidi’dir…
Hazırlayan: Ayşe Denizli
1 Ekim 2013 Salı
İctihad Risalesi \ İbn Teymiyye
ÖNSÖZ
MÜELLİFİN YAŞADIĞI ÇAĞ
Şeyhülislam Ibn Teymiyye'nin yaşadığı hicri 661-728 yılları dönem olarak Islam aleminin Haçlı Seferlerine maruz kalıp, yıkım ve çözülmeye sürüklendiği dönemdir. Yine Islam aleminin tarihin en acı dönemlerinden biri olan Tatar işgali de bu dönemlerde yaşanmıştır. Bu savaşlara bizzat Ibn Teymiyye iştirak etmiştir... Insanlar _bu dönemde_ ahlaken bozulmuşlar, hile, ihtikâr ve hırsızlık yaygınlaşmıştır. Bu durum, Ibn Teymiyye'nin ''el-Hisbe Fi'l-Islam'' isimli eserini yazmasına neden olmuştur. _Ilmî alanda_ değerli alimlerin yetiştiği bir dönem olmasına rağmen ilmi hareket donukluk ve taklitten kurtulamamıştır... Akide alanında Eş'ari mezhebinin, fıkıh alanında ise taklitçiliğin hakim olduğu ve dört mezhebten birine aykırı ictihad yapmanın zor olduğu bir dönemdir..
İbn Teymiyye;
* Dört büyük imamın, farklı farklı görünen hiçbir fetvasının, Allah Resulünün sünnetiyle çatışmadığını apaçık bir biçimde bu eserde ortaya koyuyor. O, dört büyük imamın ‘ Allah Resulünden gelen dini, eksiksiz bir biçimde ortaya koymuştur’ tezini savunur.
* Yine, bu müctehid imamların sözlerinin veya fetvalarının, Allah Resulü’nün söz ve fiilinden üstün tutulamayacağını da kitapta açıklıyor.
* Bir müctehid imamın fetvasının hadislerle uyuşmaması halinde, böyle bir durumun nereden çıkabileceğini uzun uzun anlatıp açıklamaya çalışıyor bu kitapta.
* Fakat ‘İmam için özür olacak şeyler, onu taklit edenler için olamaz’ tezini de savunuyor. Zira bir imamın ictihadından sonra o içtihadın yanlışlığı ortaya konulabilir.
* Bir kimsenin başka bir kimseye (durumu ve sebepler ne olursa olsun) taassup derecesinde bağlanmasının ve bağlandığı kimsenin her sözünü mutlak ölçü olarak kabul etmesinin bir mazereti olamaz, inancını ifade ediyor.
İÇTİHAD RİSALESİ
Müçtehid imamlardan birinin sahih hadise aykırı bir sözü bulunursa, o hadisi terk etmesi konusunda mutlaka geçerli bir mazereti bulunması gerekir.bütün bu mazeretleri üç kısımda toplamak mümkündür:
1. Resulullah’ın o sözü söylediğine inanmaması,
2. Bu sözle anlatılan meseleyi kastetmiş olduğuna inanmaması,
3. Bu hükmün neshedilmiş olduğuna inanması.
Bu üç kısımdan da birçok mazeret sebepleri doğmaktadaır.
Birinci Sebep:
Hadisi şerifin müctehide kadar ulaşmamış olmasıdır. Hadis kendisine ulaşmamış müctehid ise onun gereğini bilmekle yükümlü değildir. Böylece hadis kendisine ulaşmamış olunca, onunla ilgili konuda ya bir ayetin zahir manasıyla, ya başka bir hadisle ya kıyas veya istishabın gereğine göre hükmetmiş olacaktır. Bu hüküm bazen söz konusu hadise uygun olabileceği gibi bazen aykırı da olabilir.
Selefin bazı hadislere aykırı olarak söyledikleri sözlerinin çoğunda bu sebebe rastlanır. Zira Resulullahın bütün hadislerini tamamıyla bilmek bu ümmetten hiçkimeye nasip olmamıştır.
Hiç kimse ‘’hadislerin tamamını bilmeyen müctehid olamaz’’ diye bir iddiada bulunmasın. Çünkü müctehidin Resulullah’ın ahkamla ilgili bütün söz ve fiillerini bilmesi şart kılınırsa, o zaman ümmet içerisinde tek bir müctehid yok demektir. Alimin erebileceği derece bunların hepsini değil çoğunu bilmekten ibarettir.Öyle ki onun bilmediğiancak teferruat ve tafsilatla ilgili az bir miktar olmalıdır. İşte müctehidlerin sünnete muhalif ictihadları bu kısımda söz konusu olmaktadır.
İkinci Sebep:
Hadis müçtehide ulaşmış bulunur ancak aşağıdaki sebeplerden dolayı kendisi onu sabit ve sahih bulmaz:
1. Hadisi kendine nakleden ravilerden birisi müçtehidçe meçhul olur
2. Yahut yalancılıkla itham edilmiş veye hafızası sağlam olmayan biri tarafından rivayet edilmiş olur.
3. Muttasıl bir senetle değil munkatı’ bir senetle rivayet edilmiş olur.
4. Hadislerin lafızları zabtedilmemiş olur.
Halbuki aynı hadis başak bir müçtehid tarafından sahih ve sabit kabul edilir, şu sebeplerden dolayı:
1. Bu müçtehide hadisi rivayet edenler muttasıl senetle rivayet etmişlerdir ve raviler sika kişilerdir.
2. Birinci müçtehidin tanımadığı raviyi ikinci müçtehid tanıyabilir.
3. Birinci müçtehide rivayet eden mecruh kişiler yerine ikincisine mutemet kişiler rivayet etmiş bulunur.
4. Bir başka yönden muttasıl olabilir.
5. Hadisin lafızları diğer bazı hadis lafızları tarafından zaptedilmiş olabilir.
6. Hadisin sahih olduğunu gösteren ona yakın başka rivayetler ve deliller bulunur.
Hadisler bazı alimlere sahih senetlerle gelirken, bazılarına zayıf yollardan gelmiştir. Bu sebeple de birinin yanında hüccet olurken, diğerine aynı vasıfta gelmemiş olabilir.
Üçüncü Sebep:
Bir müçtehidin sahih saydığı bir hadisi başka bir müçtehidin kendi içtihadına göre zayıf saymasıdır. Bu durumda müçtehidlerden birisi hadise aykırı içtihatta bulunmuş olur. Bunun da birkaç sebebi vardır:
1. Hadisi rivayet edenlerden birini bir müçtehid zayıf, diğeri sika kabul edebilir.
2. Müçtehidlerden birisi kendisine rivayette bulunan muhaddisin, söz konusu hadisi üstadından duymadığına, diğer müçtehidin ise duyduğuna kani olabilir.
3. Muhaddisin iki zıt hali olabilir. Norma (istikamer) ve bozuk hal(ızdırab hali). Normal halinde rivayet ettikleri sahih, bozuk halinde rivayet ettikleri ise zayıftır. Müçtehidlerden birisi, hadisin muhaddisin hangi halinde rivayet edilmiş olduğunu bilmez. Diğeri ise normal halinde rivayet etmiş olduğunu bilir.
4. Muhaddis önceden rivayet ettiği hadisi bir daha hatırlamamak üzere unutur veya rivayet ettiğini inkar eder. Müçtehidlerden biri bu durumun hadisi zayıf kıldığı hadisi almamak için aksini iddia ederek hadisle delil getirmenin sahih olacağına kani olur.
5. Hicazlıların çoğu kendilerinde aslı bulunmadıkça Şam veya Iraklıların hadislerini hüccet kabul etmezler. Onlar sadece kendilerinin sünneti zaptettiklerine ve dikkatlerinden hiçbirşeyin kaçmadığına inanıyorlardı. Bazı Iraklılar da Şamlıların hadislerini hüccet kabul etmezler..
Dördüncü Sebep:
Müçtehidin, hafızası sağlam ve mazbut bir kişi tarafından rivayet edilen hadisi kabul etme hususunda başkalarınınkine uymayan birtakım şartlar ileri sürmesi
Mesela, bazıları bir hadisi kabul etmek için Kuran ve sahih hadisle karşılaştırmayı şart kılar. Bazıları da hadis, fıkıh usulünün kıyasına uymuyorsa ravisinin fakih olması şarttır, der.
Beşinci Sebep:
Hadis müçtehide ulaşır ve onun nezdinde sahih ve sabit olur da sonradan bu hadisi unutur. Bu hal kitap ve sünnet hakkında varit olmuştur. (Hz. Ömerin mehirle ilgili ayeti unutup, mescitte bir kadının ona hatırlatması. z.a.)
Altıncı Sebep:
Müçtehidin elindeki hadisin incelediği hükme delaletini bilmemesi. Çeşitli sebepleri vardır:
1. Hadisteki hükümle ilgili kelime müçtehide göre gariptir.
2. Müçtehid, hadisteki bir kelimeyi kendi zamanındaki lügat ve örfte kullanılan manasına göre alır. Halbuki Resulullah (s.a.v.) onu başka bir manada kullanmıştır. Müçtehid ise asıl olan lügat manasının alınmasıdır, düşüncesiyle kelimenin sözlük manasından anladığı üzere hareket eder.
3. Bazen kelime müşterek veya mücmel yahut hakikat ve mecaz manaları arasındaki bağlantı çok ihtimalli, çok yönlü olur. Müçtehid kelimeyi kendince en yakın manasına alır fakat maksat diğer mana olabilir.
Yedinci Sebep:
Müçtehidçe hadisin kastedilen manaya delaletini kabul etmemek. Bununla daha öncekinin farkı şudur: Önceki, sözün kastedilen manaya delalet yönünü anlayamamıştır. İkincisi ise delalet şeklini almakla beraber böyle bir delaletin sahih olmadığına inanır. Çünkü kendi içtihad usulü bakımından bu delaleti reddedecek bir görüşe sahip bulunur.
Sekizinci Sebep:
Bir delaletin, mananın karşısında bunun kastedilmediğini gösteren bir başka delilin bulunduğuna müçtehidin inanması. Buna amm ile hassın, mutlak ile mukayyedin, mutlak emirle vücubu ortadan kaldıran delilin, hakikatle mecazının delaletinin vs. karşılaştırmaları örnek teşkil etmektedir.
Dokuzuncu Sebep:
Müçtehidin, bir hadisin zayıf, mensuh veya tevili mümkün ise tevil edilmiş olduğunu gösteren ve ittifakla bunu teyit eden ayet, hadis ve icma gibi başka bir delille çatışmış bulunduğuna inanması..
Onuncu Sebep:
Hadisin; zayıf, mensuh veya tevil edilmiş olduğuna delalet eden bir delille karşılaştığına bir başkası inanmadığı halde diğer bir müçtehid inanabilir. Bazen muayyen bir hadis değil de cinsi (onun şümulüne girdiği nevi) çatışmış sayılır. Bazen de gerçekte böyle bir çatışma olmaz da müctehid böyle zannetmiş olabilir. Nitekim Kufeli alimlerden çoğunun sahih hadisi Kuranın zahiri ile çatışmış görmeleri gibi..
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
* Sahih bir hadise dayanarak delili açık seçik olan ve bazı ilim ehli tarafından da kabul edilen bir görüşü; elinde bu delili reddedecek bir şey bulunan fakat bizce açık olmayan bir alimin görüşü karşısında terk emdeyiz. Çünkü delili bizce bilinmeyen bu alimin bilgisi ne kadar çok olursa olsun, onun yanılma ihtimali söz konusudur….Şer’i delile dayanan delil kendisi gibi başka bir delille çatışmadıkça hatalı olması mümkün değildir. Alimin ise görüşü böyle değildir.
* İçinde helal ve haram hükmü bulunan bir hadise rastlanır ve terk sebeplerini anlattığımız alimlerden birinin de bu hadisi terk ettiği (amel etmediği) görülürse, haramı helal veya helali haram kıldığı veyahut Allahın indirdiğinden başka bir şeyle hükmettiği için o alimin ceza göreceği inancına kapılmamalıdır.
* İslam diyarından uzak yerlerde yetişen veya yeni Müslüman olan kimse, haram olduğunu bilmediği yasaklardan birini işlerse günahkar olmaz ve kendisine had (şer’i ceza) uygulanmaz. Durum böyle olunca; bir işi haram kılan hadis kendisine ulaşmadığından ötürü onu mübah sayan ve bu hususta şer’i delile de dayanan kimsenin mazur kabul edilerek ceza görmemesi akla daha uygundur. İşte bunun içindir ki, içtihadında yanılan kimse övgü ve sevaba layık görülmüştür.
* Bir nassla amel etmeyen kimsenin ceza göreceği düşünülse bile bu cezayı önleyecek engeller vardır. Bu engeller tevbe, istiğfar, günahları silip süpüren iyi ameller, çekilen bela ve musibetler, şefaati makbul onanın şefaati ve nihayet en büyük merhamet sahibinin merhameti..
* Haber-i vahid, bütün fakihler ve kelamcıların çoğuna göre (ilim) ifade eder ve ifade ettiği bilgi kessin kabul edilir. Bazı kelamcılara göre ise ilim ifade etmez.
* Bazı filler hakkında lanet, ateş vs. özel tehditler ifade eden hadisler vardır ki, birçok yerde açık ve kesin oldukları halde bazı alimler bunlarda ihtilaf etmişlerdir. Mesela; Ibn Abbasın Resullullah’tan (s.a.v.) rivayet ettiği bir hadiste ‘’ Allah, kabirleri ziyaret edenlere, onların üzerine cami yaptıranlara ve kandil yakanlara lanet etsin’’ buyurulmaktadır. Halbuki alimlerden bazıları da mekruh demişlerdir. Haram diyen hiç olmamıştır.
* Bir mazeretin, makbul mazeret sayılabilmesi için onu ortadan kaldırmada da kişinin aciz olması lazımdır. Yoksa hakkı bilme imkanına sahip olup da onu araştırmada kusurlu davrananlar, mazeretli sayılmazlar.
* Kur’an ve hadiste tehdit ve ceza gerektiren nasslar çoktur. Bunları icap ettirdikleriyle genel olarak, herhangi bir şahıs tayin etmeden hükmetmek gerekir. Muayyen bir şahıs için ‘şu lanetlenmiştir’ veya ‘gazaba uğramıştır’ yahut ‘ateşe müstehaktır’ şeklinde hükümde bulunmak caiz değildir. Özellikle o şahsın birtakım faziletleri ve sevapları varsa…
‘’ Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır.’’ Nisa.14
‘’Hırsıza Allah lanet etsin’’
‘’ Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez.’’
‘’ Aldatan bizden değildir’’
‘’ Her kim haksız yere bir müslümanın malını elinden almak için yalan yere yemin ederse, Allah ona gazablanmış olduğu halde huzuruna çıkacaktır.’’
.
.
.
.
Bu ayet ve hadislerde geçen fiilleri yapan bir kimse için, bu şahıs bu fiilleri işlediğinden ötürü cezaya uğrayacaktır demek ve lanet etmek caiz değildir. Yine bu fiilleri işlemek Müslümanlara, ümmet-i Muhammede, sıdıklara ve salih kişilere lanet etmeyi gerektirmez..
Hazırlayan: Zeynep Andıç
MÜELLİFİN YAŞADIĞI ÇAĞ
Şeyhülislam Ibn Teymiyye'nin yaşadığı hicri 661-728 yılları dönem olarak Islam aleminin Haçlı Seferlerine maruz kalıp, yıkım ve çözülmeye sürüklendiği dönemdir. Yine Islam aleminin tarihin en acı dönemlerinden biri olan Tatar işgali de bu dönemlerde yaşanmıştır. Bu savaşlara bizzat Ibn Teymiyye iştirak etmiştir... Insanlar _bu dönemde_ ahlaken bozulmuşlar, hile, ihtikâr ve hırsızlık yaygınlaşmıştır. Bu durum, Ibn Teymiyye'nin ''el-Hisbe Fi'l-Islam'' isimli eserini yazmasına neden olmuştur. _Ilmî alanda_ değerli alimlerin yetiştiği bir dönem olmasına rağmen ilmi hareket donukluk ve taklitten kurtulamamıştır... Akide alanında Eş'ari mezhebinin, fıkıh alanında ise taklitçiliğin hakim olduğu ve dört mezhebten birine aykırı ictihad yapmanın zor olduğu bir dönemdir..
İbn Teymiyye;
* Dört büyük imamın, farklı farklı görünen hiçbir fetvasının, Allah Resulünün sünnetiyle çatışmadığını apaçık bir biçimde bu eserde ortaya koyuyor. O, dört büyük imamın ‘ Allah Resulünden gelen dini, eksiksiz bir biçimde ortaya koymuştur’ tezini savunur.
* Yine, bu müctehid imamların sözlerinin veya fetvalarının, Allah Resulü’nün söz ve fiilinden üstün tutulamayacağını da kitapta açıklıyor.
* Bir müctehid imamın fetvasının hadislerle uyuşmaması halinde, böyle bir durumun nereden çıkabileceğini uzun uzun anlatıp açıklamaya çalışıyor bu kitapta.
* Fakat ‘İmam için özür olacak şeyler, onu taklit edenler için olamaz’ tezini de savunuyor. Zira bir imamın ictihadından sonra o içtihadın yanlışlığı ortaya konulabilir.
* Bir kimsenin başka bir kimseye (durumu ve sebepler ne olursa olsun) taassup derecesinde bağlanmasının ve bağlandığı kimsenin her sözünü mutlak ölçü olarak kabul etmesinin bir mazereti olamaz, inancını ifade ediyor.
İÇTİHAD RİSALESİ
Müçtehid imamlardan birinin sahih hadise aykırı bir sözü bulunursa, o hadisi terk etmesi konusunda mutlaka geçerli bir mazereti bulunması gerekir.bütün bu mazeretleri üç kısımda toplamak mümkündür:
1. Resulullah’ın o sözü söylediğine inanmaması,
2. Bu sözle anlatılan meseleyi kastetmiş olduğuna inanmaması,
3. Bu hükmün neshedilmiş olduğuna inanması.
Bu üç kısımdan da birçok mazeret sebepleri doğmaktadaır.
Birinci Sebep:
Hadisi şerifin müctehide kadar ulaşmamış olmasıdır. Hadis kendisine ulaşmamış müctehid ise onun gereğini bilmekle yükümlü değildir. Böylece hadis kendisine ulaşmamış olunca, onunla ilgili konuda ya bir ayetin zahir manasıyla, ya başka bir hadisle ya kıyas veya istishabın gereğine göre hükmetmiş olacaktır. Bu hüküm bazen söz konusu hadise uygun olabileceği gibi bazen aykırı da olabilir.
Selefin bazı hadislere aykırı olarak söyledikleri sözlerinin çoğunda bu sebebe rastlanır. Zira Resulullahın bütün hadislerini tamamıyla bilmek bu ümmetten hiçkimeye nasip olmamıştır.
Hiç kimse ‘’hadislerin tamamını bilmeyen müctehid olamaz’’ diye bir iddiada bulunmasın. Çünkü müctehidin Resulullah’ın ahkamla ilgili bütün söz ve fiillerini bilmesi şart kılınırsa, o zaman ümmet içerisinde tek bir müctehid yok demektir. Alimin erebileceği derece bunların hepsini değil çoğunu bilmekten ibarettir.Öyle ki onun bilmediğiancak teferruat ve tafsilatla ilgili az bir miktar olmalıdır. İşte müctehidlerin sünnete muhalif ictihadları bu kısımda söz konusu olmaktadır.
İkinci Sebep:
Hadis müçtehide ulaşmış bulunur ancak aşağıdaki sebeplerden dolayı kendisi onu sabit ve sahih bulmaz:
1. Hadisi kendine nakleden ravilerden birisi müçtehidçe meçhul olur
2. Yahut yalancılıkla itham edilmiş veye hafızası sağlam olmayan biri tarafından rivayet edilmiş olur.
3. Muttasıl bir senetle değil munkatı’ bir senetle rivayet edilmiş olur.
4. Hadislerin lafızları zabtedilmemiş olur.
Halbuki aynı hadis başak bir müçtehid tarafından sahih ve sabit kabul edilir, şu sebeplerden dolayı:
1. Bu müçtehide hadisi rivayet edenler muttasıl senetle rivayet etmişlerdir ve raviler sika kişilerdir.
2. Birinci müçtehidin tanımadığı raviyi ikinci müçtehid tanıyabilir.
3. Birinci müçtehide rivayet eden mecruh kişiler yerine ikincisine mutemet kişiler rivayet etmiş bulunur.
4. Bir başka yönden muttasıl olabilir.
5. Hadisin lafızları diğer bazı hadis lafızları tarafından zaptedilmiş olabilir.
6. Hadisin sahih olduğunu gösteren ona yakın başka rivayetler ve deliller bulunur.
Hadisler bazı alimlere sahih senetlerle gelirken, bazılarına zayıf yollardan gelmiştir. Bu sebeple de birinin yanında hüccet olurken, diğerine aynı vasıfta gelmemiş olabilir.
Üçüncü Sebep:
Bir müçtehidin sahih saydığı bir hadisi başka bir müçtehidin kendi içtihadına göre zayıf saymasıdır. Bu durumda müçtehidlerden birisi hadise aykırı içtihatta bulunmuş olur. Bunun da birkaç sebebi vardır:
1. Hadisi rivayet edenlerden birini bir müçtehid zayıf, diğeri sika kabul edebilir.
2. Müçtehidlerden birisi kendisine rivayette bulunan muhaddisin, söz konusu hadisi üstadından duymadığına, diğer müçtehidin ise duyduğuna kani olabilir.
3. Muhaddisin iki zıt hali olabilir. Norma (istikamer) ve bozuk hal(ızdırab hali). Normal halinde rivayet ettikleri sahih, bozuk halinde rivayet ettikleri ise zayıftır. Müçtehidlerden birisi, hadisin muhaddisin hangi halinde rivayet edilmiş olduğunu bilmez. Diğeri ise normal halinde rivayet etmiş olduğunu bilir.
4. Muhaddis önceden rivayet ettiği hadisi bir daha hatırlamamak üzere unutur veya rivayet ettiğini inkar eder. Müçtehidlerden biri bu durumun hadisi zayıf kıldığı hadisi almamak için aksini iddia ederek hadisle delil getirmenin sahih olacağına kani olur.
5. Hicazlıların çoğu kendilerinde aslı bulunmadıkça Şam veya Iraklıların hadislerini hüccet kabul etmezler. Onlar sadece kendilerinin sünneti zaptettiklerine ve dikkatlerinden hiçbirşeyin kaçmadığına inanıyorlardı. Bazı Iraklılar da Şamlıların hadislerini hüccet kabul etmezler..
Dördüncü Sebep:
Müçtehidin, hafızası sağlam ve mazbut bir kişi tarafından rivayet edilen hadisi kabul etme hususunda başkalarınınkine uymayan birtakım şartlar ileri sürmesi
Mesela, bazıları bir hadisi kabul etmek için Kuran ve sahih hadisle karşılaştırmayı şart kılar. Bazıları da hadis, fıkıh usulünün kıyasına uymuyorsa ravisinin fakih olması şarttır, der.
Beşinci Sebep:
Hadis müçtehide ulaşır ve onun nezdinde sahih ve sabit olur da sonradan bu hadisi unutur. Bu hal kitap ve sünnet hakkında varit olmuştur. (Hz. Ömerin mehirle ilgili ayeti unutup, mescitte bir kadının ona hatırlatması. z.a.)
Altıncı Sebep:
Müçtehidin elindeki hadisin incelediği hükme delaletini bilmemesi. Çeşitli sebepleri vardır:
1. Hadisteki hükümle ilgili kelime müçtehide göre gariptir.
2. Müçtehid, hadisteki bir kelimeyi kendi zamanındaki lügat ve örfte kullanılan manasına göre alır. Halbuki Resulullah (s.a.v.) onu başka bir manada kullanmıştır. Müçtehid ise asıl olan lügat manasının alınmasıdır, düşüncesiyle kelimenin sözlük manasından anladığı üzere hareket eder.
3. Bazen kelime müşterek veya mücmel yahut hakikat ve mecaz manaları arasındaki bağlantı çok ihtimalli, çok yönlü olur. Müçtehid kelimeyi kendince en yakın manasına alır fakat maksat diğer mana olabilir.
Yedinci Sebep:
Müçtehidçe hadisin kastedilen manaya delaletini kabul etmemek. Bununla daha öncekinin farkı şudur: Önceki, sözün kastedilen manaya delalet yönünü anlayamamıştır. İkincisi ise delalet şeklini almakla beraber böyle bir delaletin sahih olmadığına inanır. Çünkü kendi içtihad usulü bakımından bu delaleti reddedecek bir görüşe sahip bulunur.
Sekizinci Sebep:
Bir delaletin, mananın karşısında bunun kastedilmediğini gösteren bir başka delilin bulunduğuna müçtehidin inanması. Buna amm ile hassın, mutlak ile mukayyedin, mutlak emirle vücubu ortadan kaldıran delilin, hakikatle mecazının delaletinin vs. karşılaştırmaları örnek teşkil etmektedir.
Dokuzuncu Sebep:
Müçtehidin, bir hadisin zayıf, mensuh veya tevili mümkün ise tevil edilmiş olduğunu gösteren ve ittifakla bunu teyit eden ayet, hadis ve icma gibi başka bir delille çatışmış bulunduğuna inanması..
Onuncu Sebep:
Hadisin; zayıf, mensuh veya tevil edilmiş olduğuna delalet eden bir delille karşılaştığına bir başkası inanmadığı halde diğer bir müçtehid inanabilir. Bazen muayyen bir hadis değil de cinsi (onun şümulüne girdiği nevi) çatışmış sayılır. Bazen de gerçekte böyle bir çatışma olmaz da müctehid böyle zannetmiş olabilir. Nitekim Kufeli alimlerden çoğunun sahih hadisi Kuranın zahiri ile çatışmış görmeleri gibi..
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
* Sahih bir hadise dayanarak delili açık seçik olan ve bazı ilim ehli tarafından da kabul edilen bir görüşü; elinde bu delili reddedecek bir şey bulunan fakat bizce açık olmayan bir alimin görüşü karşısında terk emdeyiz. Çünkü delili bizce bilinmeyen bu alimin bilgisi ne kadar çok olursa olsun, onun yanılma ihtimali söz konusudur….Şer’i delile dayanan delil kendisi gibi başka bir delille çatışmadıkça hatalı olması mümkün değildir. Alimin ise görüşü böyle değildir.
* İçinde helal ve haram hükmü bulunan bir hadise rastlanır ve terk sebeplerini anlattığımız alimlerden birinin de bu hadisi terk ettiği (amel etmediği) görülürse, haramı helal veya helali haram kıldığı veyahut Allahın indirdiğinden başka bir şeyle hükmettiği için o alimin ceza göreceği inancına kapılmamalıdır.
* İslam diyarından uzak yerlerde yetişen veya yeni Müslüman olan kimse, haram olduğunu bilmediği yasaklardan birini işlerse günahkar olmaz ve kendisine had (şer’i ceza) uygulanmaz. Durum böyle olunca; bir işi haram kılan hadis kendisine ulaşmadığından ötürü onu mübah sayan ve bu hususta şer’i delile de dayanan kimsenin mazur kabul edilerek ceza görmemesi akla daha uygundur. İşte bunun içindir ki, içtihadında yanılan kimse övgü ve sevaba layık görülmüştür.
* Bir nassla amel etmeyen kimsenin ceza göreceği düşünülse bile bu cezayı önleyecek engeller vardır. Bu engeller tevbe, istiğfar, günahları silip süpüren iyi ameller, çekilen bela ve musibetler, şefaati makbul onanın şefaati ve nihayet en büyük merhamet sahibinin merhameti..
* Haber-i vahid, bütün fakihler ve kelamcıların çoğuna göre (ilim) ifade eder ve ifade ettiği bilgi kessin kabul edilir. Bazı kelamcılara göre ise ilim ifade etmez.
* Bazı filler hakkında lanet, ateş vs. özel tehditler ifade eden hadisler vardır ki, birçok yerde açık ve kesin oldukları halde bazı alimler bunlarda ihtilaf etmişlerdir. Mesela; Ibn Abbasın Resullullah’tan (s.a.v.) rivayet ettiği bir hadiste ‘’ Allah, kabirleri ziyaret edenlere, onların üzerine cami yaptıranlara ve kandil yakanlara lanet etsin’’ buyurulmaktadır. Halbuki alimlerden bazıları da mekruh demişlerdir. Haram diyen hiç olmamıştır.
* Bir mazeretin, makbul mazeret sayılabilmesi için onu ortadan kaldırmada da kişinin aciz olması lazımdır. Yoksa hakkı bilme imkanına sahip olup da onu araştırmada kusurlu davrananlar, mazeretli sayılmazlar.
* Kur’an ve hadiste tehdit ve ceza gerektiren nasslar çoktur. Bunları icap ettirdikleriyle genel olarak, herhangi bir şahıs tayin etmeden hükmetmek gerekir. Muayyen bir şahıs için ‘şu lanetlenmiştir’ veya ‘gazaba uğramıştır’ yahut ‘ateşe müstehaktır’ şeklinde hükümde bulunmak caiz değildir. Özellikle o şahsın birtakım faziletleri ve sevapları varsa…
‘’ Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır.’’ Nisa.14
‘’Hırsıza Allah lanet etsin’’
‘’ Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez.’’
‘’ Aldatan bizden değildir’’
‘’ Her kim haksız yere bir müslümanın malını elinden almak için yalan yere yemin ederse, Allah ona gazablanmış olduğu halde huzuruna çıkacaktır.’’
.
.
.
.
Bu ayet ve hadislerde geçen fiilleri yapan bir kimse için, bu şahıs bu fiilleri işlediğinden ötürü cezaya uğrayacaktır demek ve lanet etmek caiz değildir. Yine bu fiilleri işlemek Müslümanlara, ümmet-i Muhammede, sıdıklara ve salih kişilere lanet etmeyi gerektirmez..
Hazırlayan: Zeynep Andıç
15 Eylül 2013 Pazar
Kültürel Erozyonların Altında Terk Edilen Din Yorumları Üzerine
Teknolojik bir ürünün parçaları, farklı serilerinin birbirinden farklı ölçümleri hesabınca uyumluluk
neticesinde bir islev/fayda ortaya çıkıyorken; Farklı coğrafyalarda, etki alanlarında yetisip
olgunlasmıs muhataplarınıza ait olduğunuz kültürün kodlarını dayatmayınız. Zihniyetinizi, anlayısınızı, yorumlarınızı, savunu ve redlerinizi essek gibi tasıyacak hamallar aramayınız. Safii müfredatında yetisen bir insanımızın, hakikat yorumunun keskin ve net manevralarla malûl olması tabiidir. Aynı sekilde Hanefi müfredatında yetisen bir insanımızın da hakikat yorumunun Safii müfredatına göre daha esnek ve seffaf olması da tabiidir. Vesaire vesaire...
Özellikle modernizm, çağdaslık, entelektüel yasam tarzının karsısına muhafazakar, heybesine sadece
günah yüklenmis çağdaslık ve entelektüel yorumlarla malûl tercihleri çıkarıp sunmak, çatıstırmak, daha da ayrıstırmak, hor kılmak ve bunları yaparken de ''din adına, hakikat adına'' söylem kalıplarıyla yapmak, bu ise bir de ayetleri ve hadisleri konusturma çabasında ortaya çıkan yorum demecini mesnet kılmak, dinin maslahat müfredatında ve ahlak vizyonunda karsılığını bulması mümkün mertebesinde gözükmeyen bir ameliyyedir. Söz konusu, sakalı sünnet bilip tevatüren yasam tarzı edinen bir anlayısın dinden nasibi ne kadarsa, -zarurat-ı diniyyeyi aksatmamakla birliktesakalı
sünnetin coğrafi, kültürel yorumlarından biri olarak kabul edip, ait olduğu kültürün dine aykırı
olmayan kodlarını tercih edinen anlayısın da dinden nasibi o kadar olacaktır. Burada kontrol
mekanizmasının dinin öngörüsünden koparılmaması gerektiği kadar farklı kültürel yorumların, çizgisinden tasırılmaması da mühimdir. Bunun gibi, kültür erozyonları altında kalarak çan çekisen din
yorumlarının islevsel sürecinden fazlasıyla uzaklastığı, dinin bir sembolünü vitrinin en çok satan noktasına ulastıracağız diye camın çerçevenin yerle bir edildiği ortadadır.
Hadisenin hasılatı sadedinde, salt günah kisvesine büründürülmüs ve modernist tasnifinde dıslanmıs onlarca insan evladı, ait olduğu müslüman kültürün içerisinde kendi değerlerine, tadına
vararak yasayamadığı için hasretlik çekmistir. Bu noktadan itibaren sormak zorundayım sevgili
dostlar:Bu iste dinin öngördüğü maslahat ve ahlaki vizyon nerede? Tasıdığı kültürün kodlarını ''tebliğ ve irsad vazifesi'' kapsamında çaktırmadan dayatarak tevdi eden kabul nerede? Kim, neyi muhafaza ettiğinin ne kadar farkında? Bu muhafaza operasyonu sembolik yorumların ardında oyalanırken, İslam'ın ortaya koyduğu ve müslümanlara ''yapın!'' dediği küresel vizyon ne kadar asama katedebildi? Rasulullah'ın sünnetinin varisleri biz sözde Ehl-i Sünnet müntesipleri, daha anca kendisine faydası olan usül ve müfredatımızla sünnetin tesrii vasfına yasantımızı açabildik mi ki tevatüre muhatap olup
Hakk nazarında adamlardan sayılalım? Bir sakalımız kaldı, onu da elli yıldır hastalıklı ruh haliyle üsene üsene icra etmeye çalısıyoruz. Asıllarına layık olmadan teferruatına paye biçtiğimiz değerler manzumemizi, fantastik kabullerimizin egosuna hibe etmemizin adını ''İslam'' koyarken, sünneti yasam tarzı edinememisliğimizin faturasını da farklı kültürel yorumlara kesmek, bir muhafaza tesebbüsü ise, Allah bizi bu muhafaza tesebbüsünden muhafaza eylesin.
Emre Koç
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

