İslam Düşüncesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam Düşüncesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2016 Çarşamba

İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan \ Ekrem Demirli

İbnü’l Arabî ve Vahdet-i Vücûd Geleneği
Ekrem Demirli
Kabalcı Yayıncılık, İstanbul 2011, 343 syf.

            
         İslam düşüncesinde bir yenilik ihtiyacı hisseden ve bunun için çalışan aydınlarımız, geleneğin tamamen reddi yöntemini yöntemi’l-âla olarak görmüş köklerimizde olan tasavvufu kökten red ederek dinin aslına ulaşabileceğimizi iddia etmiştir. Fakat zaman göstermiştir ki kökten reddin tepkisellikten ve rasyonellikten öteye gidemeyip yeni bir mezhep oluşturmaya yaramıştır. Pek az bir zaman sonra anlayacaklarını ummuduğum tarihi yok sayarak yeniliğin mümkün olmayacağı fikri üzerinde tekrar bu hakikati düşünmeyi diledim. Bundan ilhamla tasavvuf ilminde en güçlü etkiye sahip olan İbnü’l-Arabî’yi okumak istedim. Ekrem Demirli gibi bu konuda ilmi derinliği olan, ayrıca İbnü’l-Arabî’nin Fususu’l-Hikem’ini bize kazandıracak kadar fikirlerini içselleştirmiş biri tarafından kaleme alınmış “İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan” kitabını tercih etmem ise kaçınılmayacak bir sonuçtu.
   Müellifimiz kitaba hacimli bir giriş yapmış, bu giriş metni içinde İbni Arabi ve öğrencisi Sadrettin Konevi karşılaştırması yapmıştır. İbnü’l-Arabî’nin sufi-hakim Sadrettin Konevi’nin ise hakim-sufi olduğunu söyleyerek ikisi hakkında ayrımı en yalın ve en net şekilde açıklamıştır.
   Müellifimiz birinci bölümde metafizik düşünce üzerinde durmuş, bu konu ile ilgili alt başlıklar açmıştır. Kıdem ve hudus konusunun tartışmalarından bahsederken İbnü’l-Arabî’nin bu tartışmalara yeni bir boyut getirdiğini, “Âlem için ne zaman var olduğu sorusunu sorabilir miyiz?” dediğini aktarmıştır. Zaman konusu üzerinde duran İbni Arabi, Dehr’in Allah olduğunu söylemiştir. Döngüsel zaman teorisi ile ilgili zamanın zihinde ilk tasavvur edilen gayeye döndüğünü söyler bunu Peygamberin ilk yaratılan ilk gaye olduğu diğer peygamberlerin onun şeriatını getirdiğini söylediği örneği ile açıklar. Bunu tarihin ilk seyri olarak görür, ikinci dönemin ise Peygamber döneminin kendi içinde geçirdiği aşamaları, geceye benzeterek ve bu gece metaforunu üçe ayırarak anlatır. Kendi dönemini gecenin son üçte birlik zamanı olduğunu ilim ve marifetin işte bu dönemde indiğini söyler. Son bölümde ise gelinen sonun aslında başlangıç olduğunu asıl gayenin zaten bu sona ulaşmak olduğunu söyler.

    Yeni dönemde tasavvuf başlığında müellifimiz, İbn Haldun’un tasavvuf seyri ile ilgili görüşlerini anlatır. Tasavvufun Bâtınilik ile karşılaşmasının bozulmasına neden olduğunu söyler. İbnü’l-Arabî’ve takipçileri ise kendilerini felsefede eksik kavranılmış olan hakikati ikmal eden kimseler olarak görmektelerdi. İbnü’l-Arabî fıkıh, tefsir, kıraat ilimleri ile uğraşmışsa da İbnü’l-Arabî ve takipçileri incelenecekse, kelam ve felsefe ile ilişkileri üzerinde daha dikkatli durmuşlardır. Kelam İbnü’l-Arabî’ye göre, inanana yarar sağlamayan inanmayana ise iknada yetersiz ilimdir. Felsefe konusunda İbni Arabi’den çok Konevi’nin görüşleri aktarılmıştır. Konevi’nin felsefeye eleştirileri Aristoteles takipçileri ile ortaya çıkan yöntem üzerine olmuştur.

   Şarihler dönemi ve iki kitabın serüveni başlığında ise müellifimiz, Fusûsu’l-Hikem ve Miftahu’l-Gayb kitaplarını ele almıştır. Fusûsu’l-Hikem’in tasavvuf dünyası için çok önemli bir eser olduğunu onun sayesinde pek çok yeni terimin ortaya çıktığını, en çok şerh edilen eserlerden olduğunu, peygamberlerin öykülerini ele aldığını söyler.

   Müellifimiz, kitabın devamında ikinci bölüme “Metafiziği Yeniden Yorumlamak” başlığı ile geçer. Olgunluk döneminin en büyük sorununun adlandırma güçlüğü olduğunu, “yün giyenler”, “tasavvuf metafiziği”, “felsefi tasavvuf”, “nazari veya teorik tasavvuf” gibi isimleri almış iseler de hepsi bir kısmını kapsayan bir kısmını bırakan isimler olarak kaldığını söyler.

   Teorik tasavvufa giden süreçte, zühd konusunu ele alan müellifimiz, sunni tasavvufun gelişimi ile devam eder. Dini yükümlülüklerin bir araç mı bir amaç mı? olduğu sorunun ilk dönem tasavvufunun en önemli sorunu olduğundan bahseder. Yöntem sorununda da birçok eleştiri almış olmalarını dillendirir. Fakat onların tek yönteminin olduğunu bunun da; ahlakın güzelleşmesi, nafile ibadetle farzların sağlamlaştırılması, zikir gibi konularla bir ahlak geliştirme yöntemi olduğunu söyler. Son dönemde ise çeşitli konularda fikirlere sahip geniş bir yapının ortaya çıktığından bahseder.

   İbnü’l-Arabî dönemi tasavvufi olgunluk döneminde bir tasavvuftur. Müellifimiz; yeni dönem sufileri tikel ilimlerin kendisine hizmet ettikleri üst bir ilim kurmak isterlerken, kelama dayanmakla birlikte en çok metafizikle uğraştıklarını söyler. Yeni terimler oluşturduklarını filozofların metafizik ve diğer ilimler olarak isimlendirmelerini İbnü’l-Arabî’nin kevni ve rabbani ilim olarak ayrım yaptığını söyler. Metafizik konusunda yorumlamalarından bahseden müellifimiz; Konevi’nin metafiziğin konusunun hak ve hakkın varlığı olarak belirttiğini söyler.

   Üçüncü bölümde müellifimiz, İbnü’l-Arabî’ve takipçilerinde varlık sorununa değinir. Varlık konusu ile başlayan müellifimiz; sufilerin varlık anlayışının merkezinde Tanrı’nın yer aldığı bir Tanrı-âlem yorumu olarak kendini bilmek, Tanrı’yı bilmek olarak tanımlamıştır. İbnü’l-Arabi’nin tanrı tasavvuru; bütün varlığın ve varlıktaki her eylemin ilkesi olan tanrı anlayışıdır. Sufiler şöyle düşünüyordu; herhangi bir dış şart yok ise ancak bir şeyden ancak kendisi gibi bir şey çıkması zorunludur. Fakat İbnü’l-Arabi varlık birse de onun iki yönü vardır, bu ilahi isimlerle oluşur, farklılık çokluk esasen bundan kaynaklanmaktadır der. Sufiler, “rahmetim her şeyi kaplamıştır.” Anlamındaki ayeti de Tanrı’nın kötülük azap dâhil olmak üzere her şeyi kaplamış olması ile açıklar. Varlık ve mertebeleri konusuna değinen müellifimiz, İbnü’l-Arabi’nin varlığın mertebeleri konusunda en fazla kullanılan yedi mertebeyi kitabına almıştır. Bunlar: Lâ-taayyün Mertebesi, Taayyün-i Evvel, Taayyün-i Sani, Mertebe-i Ervah, Mertebe-i Misal, Mertebe-i Şehadet, Mertebe-i İnsan.

   Dördüncü bölümde müellifimiz; Metafizik düşüncede insan konusunu işler. İbnü’l-Arabi’nin insan düşüncesini ele alırken, “toplamak-ayırmak” ya da “genel-özel” ihata eden-edilen gibi kavramların üzerinde durulması gerektiğini söyler müellifimiz. Bunlardan ihata eden-edilen ilişkisi konusunda birincisinin ilahi isimler olduğunu ve bu isimlerle ulaştığı sonucu varlığa uygulamasının da ikincisinin olduğu söyler ve bu teorisinin insan konusunda en önemli teorisi olduğunu söyler. İnsanın ontolojik yönüyle ilgili olarak İbnü’l-Arabi’nin ihata ediciliği üzerinde durduğunu, gayenin varlığı öncelediğini söyler. Epistemolojik bir varlık olarak insan konusunda ise, herkesin varlıkta özel bir bilgiye sahip olduğunu, bu bilmeyi hakka bağlayan isim yoluyla ve bu bilginin sonucu olarak hakikati bilmek olduğunu söyler. Tanrı’nın en büyük delilinin Tanrı’yı insanda ve insanın dünyasıyla bilmek olarak gördüğünü söylemiştir. Özgürlük konusunda da İbnü’l-Arabi’nin fikirlerine değinen müellifimiz, “İnsan seçime” mecburdur.” dediğini kaydeder.   

    Sonuç olarak; kitap çok akıcı bir dille yazılmış, dizin, bölümler, konu başlıkları özenle seçilmiş. Tasavvufu ikmal eden, kendine has felsefi sistemini oluşturan İbnü’l-Arabi abartıdan uzak anlatılmış, hatta yer yer eleştirilmiştir. Tasavvufun müslüman cemiyette hak ettiği yeri alması için ön yargısız tasavvuf menbağına tekrar bakılması için okunabilecek temel eserlerden olduğunu düşünüyorum. Kitabı okurken ziyadesi ile keyif aldığımı da eklemeden geçemeyeceğim.

                                                       Et tevfiki minallah…






Hazırlayan: Merve Sağlam

9 Kasım 2015 Pazartesi

Ahlak ve Davranış Tarzları Nefislerdeki Ahlaki Hastalıkların Tedavisi / İbn Hazm



TECRÜBE-İ HAYAT


 Ahlak ve Davranış Tarzları Nefislerdeki Ahlaki Hastalıkların Tedavisi,  İbn HAZM, Ahlak klasikleri 3, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 
 2012 Haziran, Ankara, 2000 adet, s.283



             Dünyamız gelişiyor ve her gün ihtiyaçlarımız farklılaşıyor. İletişim dediğimiz şey hızlanırken ruhların iletişimi ne âlemde? Diye, sormadan edemiyorum. Sonuç olarak ruhların durumunun pek de iyiye gitmediğini sanki teknolojiye ters orantılıymış gibi hep gerilediğini görüyorum, bilimde ilerleyen dünya iletişimde ve devamında ahlakta hep yozlaşıyor. Bu sorunun çözümünün ahlaki konulara eğilmek olacağının ve ahlakın pratik bilgiden çok tecrübi bilgiyle düzeleceğinin kanaatindeyim. Hayat bütün tecrübeleri kazanmak için fazla kısa ise ahlaka dair evrensel öğretilerden faydalanmak bizim için kolay yol olabilir. Dünyada bu konuda yazılmış birçok esere rastlayabiliriz fakat biz şimdilik İslam kültürü üzerine yazılanlardan faydalanacağız.

   Ahlak, insanın fıtratına oturtulmuştur, Allah’ın, insanlara yaptıkları şeyi en güzel yapmaları için verdiği bir nimet diyebiliriz. Bir önceki paragrafta dediğimiz gibi biz kendi mirasımızın peşine düştük, Türk Diyanet Vakfı da aynı dertten muzdarip olmuş olacak ki ; ‘’Ahlak Klasikleri’’ adı altında eserler yayınlamaya başlamıştır. Biz bu eserlerden Mustafa Çağrıcı’nın çevirmiş olduğu İbn Hazm’ın “Ahlak ve Davranış Tarzları, Nefislerdeki Ahlaki Hastalıkların Tedavisi” eserini incelemek üzere seçtik.
    Esere geçmeden önce İbn Hazm hakkında kısa bir bilgi vermekte fayda görüyorum. İbn Hazm batının ve doğunun paylaşamadığı bir yazardır. Araplar İbn Hazm’ı sahiplenirken, İspanyollar “Güvercin Gerdanlığı” isimli eserini delil göstererek, “Aşka dair bu kadar incelik gösteren bir adamın Arap olması mümkün değil, o olsa olsa İspanyol’dur.” demişlerdir. [1]
     İbn Hazm; Endülüs’ün Kurtuba şehrinde doğmuştur. Babası Ahmed b. Said, Endülüs Emevi hükümdarı Abdülmelik el Muzaffer’in vezirliğini yapmıştır. Babasının vezir oluşundan dolayı çocukluğunda aristokrat bir hayat yaşamıştır. Daha sonra Endülüs’teki taht kavgaları sebebiyle sıkıntılı dönemler geçirmiştir. Ülkedeki iç karışıklıklar sebebiyle farklı yerlere yerleşmiş, birkaç kere de yerleştiği yerlerde vezirlik yapmıştır.
   Babasının saray mürebbiyelerinden okuma yazma öğrenmiş, Kur’an’ı Kerim’i ezberlemiş, şiir meclislerine katılmış; birçok hocadan fıkıh, hadis ve kelam dersleri almış; ayrıca edebiyat, tarih, mantık ve bazı felsefe dersleri konusunda iyi bir eğitim almıştır.[2] Fıkıh alanında gelişmiş, Şafii mezhebi ile ilgilense de Zahirilik mezhebini benimsemiş ve sistemleştirmiştir.
   İbn Hazm; fıkıh ve fıkıh usulü, Tarih ve biyografi, kelam ve felsefe ve son olarak edebiyat alanlarında birçok eserler vermiştir. Bizim ele alacağımız eseri,  yaygın ismi ile “ Mûdâvâtün Nüfûs ve Islâhu’l Ahlâk” yani “ Ahlak ve Davranış Tarzları, Nefislerdeki Ahlaki Hastalıkların Tedavisi” isimli eseridir. Yazılış tarihini bilmemekle beraber eserin içeriğinden net bir şekilde belli olan “tecrübe”, bize kitabın İbn Hazm’ın olgunluk döneminde yazılmış bir eseri olduğu fikrini veriyor.
   Kitap içerik olarak; İbn Hazm’ın pratik zekâsını, mefhumu geniş bir beynin sözleri olduğunu ve tefekkür derinliğini çok net bir şekilde aktarıyor. Bu kitabı okurken, mal-i hülyaya kapılıyor, sanki kitabı okumuyormuşuz da yaşlı bir dervişin dizlerinin dibine oturup ondan öğütler dinliyormuşuz gibi hissediyoruz. Bu hisse elbette İbn Hazm’ın dilinin, tecrübesinin büyük bir ağırlığı var fakat kitabın sarı kuşe kâğıda basılmış olması, ciltli olması ve en güzeli İbn Hazm’ın kendi el yazmalarına da kitapta yer verilmesi yadsınamaz.
   İbn Hazm, kitabını bölümlere ayırmış anlatacağı konuyu maddeleyerek anlatmayı tercih etmiştir. Bu bölümler; Nefislerin Tedavisi ve Ahlakın İyileştirilmesi, Akıl ve Rahatlık, İlim, Ahlak ve Yaşayış Tarzları, Kardeşler; Dostluk ve Nasihat, Bazı Faziletleri ve Reziletleri Birbirinden Ayırt Etmenin Zorluğu, Sevgi ve Çeşitleri, Fiziki Güzelliğin Türleri, Ahlak ve Alışkanlıklar, Kötü Huylar ve Tedavi Yolları, Nefsin İlginç Huyları, İnsanın Duyduğu ve Gördüğü Şeyin Aslını Öğrenme Arzusu ile Övünme ve Sürekli Anılma duygusu ve son olarak İlim Meclislerinde Bulunma Âdabıdır.
   Müellifimiz, âdet olduğu üzere kitabına hamdele ve salvele ile başlayıp, bu kitabın büyük bir tecrübe birikimi olduğunu ve okuyanlara kolaylıkla ulaşmasını umut ettiğini söylüyor. Kitaba başlar başlamaz insanların peşinde koştukları tek hedefin, “tardü’l hemm” kaygıdan kurtulma olduğunu söylüyor ve Allah’a yönelmemizi öğütlüyor. Günlerce, haftalarca, düşünmemize neden oluyor bir anda! Sonra endişeli insanların sorunlarını çözüveriyor, akıllı ve rahat yaşamak istiyorsan, “Allah’ın ne dediğine bak insanların ne dediğine değil!”[3]
   İlim konusunda öğütler verirken, kapasitesi geniş bir kimsenin basit bilgilerle oyalanmaması, ehil olmayan kimselerin yanında ilmi konuları açmamak gerektiğini ve daha birçok ince noktayı bize aktarıyor. Yine ilmin en değerlisinin seni Allah’a yaklaştıran ilim olduğunu söylüyor.
   Müellifimiz, ahlak ve yaşayış tarzları konusuna gelince; dürüstlüğü, kötülüğe karşı geliştirmemiz gereken yöntemleri, güveni, ruhların bağını, cömertliği, secâati, iffeti, adaleti, zulmü, keremi mükemmel edebiyatı ile anlatıyor. Ayrıca kendisinin de bu kusurlara sahip olduğunu ve bunları tespit edip zamanla, zor da olsa kurtulduğunu aktarıyor. Müellifimiz, bu bölümde belki de başka hiçbir yerde karşılaşamayacağımız bir şekilde kendi hayatından bahsediyor kendisine yapılan iftiraları anlatıyor ve bunlara yanıt veriyor.
   Müellifimiz, dostu yalnızca birbirini Allah için sevenler olarak görüyor. Çokça dost edinmenin, övülmenin ve hatta nasihatin bazı türlerinin söz taşımaya girmesi sebebiyle fazilet görülen bir rezilet olabileceğinden bahsediyor. Müellifimiz sevgi konusunda da nefis tespitler yapıyor. Hatta sevgilerin hep aynı türden olduğunu fakat beklentilerin farklı olduğunu, beklentileri ne kadar az tutarsak o kadar az üzülebileceğimizi söyleyerek birçok psikolojik soruna çözüm önerileri sunuyor.
   Faziletler ve reziletlerin temelinin dört olduğunu, bunlardan fazilet olanlarının; adalet, fehm, cesaret ve cömertlik; rezilet olanlarının ise; zulüm, bilgisizlik, korkaklık ve cimrilik olduğunu söylüyor.
   Müellifimiz, kötü huyların tedavi yollarını açıklarken kendini beğenmiş olan insanların öncelikle kendine bakmaları ve bayağı huylarını araştırmalarını öneriyor. Ataları ile övünenlerin belki atalarının günahkâr olduğunu, bedeninin kuvvetli olması ile övünenlerin katır, eşek ve öküzün onlardan daha güçlü olduğunu söylüyor. Ve nefisleri terbiye etmenin aslan terbiye etmekten daha zor olduğunu gözler önüne seriyor.
   İbn Hazm, insanın iki temel zaafından bahseder kitabın devamında… Birincisi, duyduğu ve gördüğü şeyin aslını öğrenme arzusu ikincisi sürekli övülme ve anılma duygusudur.
   Müellifimiz kitabını, “ İlim Meclislerinde Bulunma Adabı” başlığı ile son veriyor. Bu başlık altında bize altın harflerle yazılıp bütün ilim meclislerine asılması gereken öğütler veriyor. Bunlardan birazını buraya almak istiyorum.
      “İlim meclisinde bulunduğun vakit orada yalnızca bilgini ve sevabını artırma düşüncesiyle bulun; kendi bilgini yeterli görüp duyduğun basit kusurları yaymak veya dinlediğin bazı tuhaf sözleri diline dolamak için bulunma. Bunlar, dünyada hiçbir zaman iflah olmayacak aşağılık insanların yapacağı işlerdir. ... Temiz bir niyetle ilim meclisinde bulunursan, şu üç davranıştan birine riâyet et; bunun dördüncüsü yoktur.
1.     Ya bilgisizlere yakışır bir şekilde susup dinle; o zaman meclisi izlemekle iyi niyetinin sevabını elde edersin, faydasız işlerini azaltmış olduğun için takdir edilirsin, insanlarla bir arada oturmanın güzelliğini ve birlikte oturduğun kimselerin sevgisini kazanırsın.
2.      Eğer bunu yapmazsan öğrenci gibi sorular sor; böyle yapmakla az önce sıralanan dört yararı elde ettiğin gibi bir beşinciyi daha kazanırsın ki o da bilgini artırmandır. Öğrencinin soru şekli, bildiğini değil bilmediğini öğrenmek olmalıdır. Çünkü bildiğini sorman ahmaklık, kıt akıllılıktır. ... Sorduğun kimse sana yeterli cevabı vermez veya anlamayacağın bir cevap verirse, ona anlamadığını söyle ve biraz ayrıntı vermesini iste. Eğer daha fazla açıklama yapmaz da susar ya da ekleme yapmaksızın önceki sözünü tekrar ederse, artık başka söz söyleme.
3.     Üçüncü tavır, bir âlim gibi ilmî müzakere ve münâkaşaya katılmandır. Bunun yolu, [muhâtabın] cevabına itiraz ederken onun görüşünü açık bir şekilde çürütecek sözlerle itirazda bulunmandır. Şayet bu konuda bilgin yoksa öncekileri tekrar etmekten başka bir söz söylemeyeceksen yahut dile getirdiğin karşı görüş, tartıştığın kişinin kayda değer bulmadığı bir görüş ise o takdirde tartışmayı bırak. ... İnatçı biri gibi soru sormaktan ve bilgisiz olduğu halde [tartışmada rakibini] yenme peşinde olan ukalâ biri gibi müzâkere yapmaktan sakın. Bunlar çirkin huylar olup dini sorumluluğun azlığına ve münasebetsizliğin çokluğuna, aklın zayıflığına ve ahmaklığa delildir. Allah bize yeter! O ne güzel yardımcıdır!”[4]

   Sonuç olarak, kendisinden öğütler alınması gereken bu yazarı ve bu kitabı çok sevdiğimi, ahlakiliğimizi bir daha kontrol etmemiz gerektiğini, temellerinin sağlam olduğunu birkaç bozulmuşluğun küçük fakat cerrahi müdahalelerle eski günlerine getirebileceğine eminim. Umarım ki bu ve bunun gibi kitaplar hakkın her kesimine ulaşır onları da düşünmeye teşvik eder. Okumaya çok ihtiyacımız var yozlaşan bir dünyada teknolojik yozlaşan, modern, post-modern, dindar agnostik insanlar çoğaldıkça bunun daha çok farkına varıyorum. Ahlakı dinden ayıran tepkisellikle tevhidi tek başına sayanlara da iki çift lafım var: Ahlaksız tevhid, tevhidsiz ahlak olmaz!

  
                                                                                                                      Hazırlayan: Merve Sağlam




[1] Anwar G. Chejne, Ibn Hazm, Kazi Publication, Chicago 1982, s. 20./ Tefsirde Zahirilik, ali Parlak, Ankara 2009 s.33
[2] Age, s.15
[3] Age, s.39
[4] Age, s.271, 273

1 Kasım 2015 Pazar

Düşüncenin Okullaşması / M.Kürşad Atalar


Düşüncenin Okullaşması nedir?

Önce İslam dünyasında ardından da küresel ölçekte toplumsal ve siyasal dönüşümü amaçlayan bir projedir.Düşüncenin okullaşması ile kastedilen düşüncenin bir "Okul"(mezhep) sistematiğinde ifade edilmesidir.Son dönem Müslüman Düşüncesi bu alanda gelişme istidadı gösterse de okullaşma aşamasına geçememiştir.Başlangıç evresini her ne kadar geçse de okullaşma sürecini nihayete erdirememiştir.Bu sürecin nihayete ermesinin en büyük göstergesi de "orjinal dile vukufiyetin kesbedilmesi"dir.

Orjinal dile ulaşmak için de bu süreç içerisinde gelişen düşüncenin sistematikleşmesi kastedilmektedir.  Sistematikleştikten sonra  kendi "dil"ini oluşturur, ve kendi içerisinde tutarlı bir hale gelir.Bu orjinal dilden kasıt ise Kuran'ın  ve Resul'un dilidir.Tarih içerisinde üretilen bütün kavramlar ve diller bu "DİL" ölçeğine vurulmalıdır.

Sistematik terimiyle anlatılan ise iç tutarlılık ve usuldür.Eğer bu düşüncenin sistematiği ve yöntemi olmazsa eklektik ve subjektif olur ki bu da okullaşma aşamasına daha ulaşılamadığının bir göstergesidir.

Müslüman düşüncesi 1 asrı aşkın zamandır gelişim kaydetmekte ancak okullaşamamakta sistemleşememektedir.Bunun nedeni ise yetkinliğin olmayışıdır.Müslümanlar toplumlar hicri 4.,5. asırdan sonra ulema yetiştirme konusunda ciddi sıkıntılar çekmiştir.Özellikle gerileme ve çöküş dönemlerinde bu sıkıntı had safhaya ulaşmıştır.Öze Dönüş (afgani-abduh-reşid rıza)döneminde bu noktada bazı olumlu gelişmeler olsa da istenen yetkinlik düzeyi yakalanamamıştır.Bu noktada yapılacak olan ise önce İslam ardından 2 ciddi rakibi "Modernite ve postmodernite" yetkinlikle bilinecek ;bunlar arasında mukayese yapılacak nihayetinde modernite ve postmodernitenin İslam ile çelişen kavramları net bir dille reddedilecektir.Bu çaba gerçek manada "ilmi" bir çaba ve yetkinlikle yapılması gerekir.

Müslümanlar olarak hangi dönemi yaşıyoruz?

Öze dönüşün başladığı ve en azından 1 asırlık mazisi bulunan "uyanış" sürecinin sonuna geliyoruz.Müslümanlar ilk 4-5 asırda üretilen düşüncenin meyvelerini 7,8 asırda tükettiler ve her bakımdan sonuçlarıyla hüsrana uğradığımız bir dönemi tattılar.Fakat Avrupaya benzer 19. asrın ortalarından itibaren tabiri caizse -Rönasans- durumu yaşamışlardır.Afgani ve Abduh erken dönem bu çabanın sembol isimleridir.Ançak bu çaba ve savunu esas itibariyle apolojetiktir.Yani eleştirdiği düşüncenin derinlerine güçlü saldırı olmadığı gibi ,kendi meşruiyetini de eleştirdiği düşünceden alma eğilimindedir.İçeriği özgün ve orjinal değil, eklektik ve özür dileyicidir.Bundan dolayı "Batının tekniğini alalım kültürünü bırakalım" şeklinde ifadeseye hasıl olan eaksiyoner bir tavır geliştirilmiştir.19. yy.'ın 2. yarısından itibaren Müslüman modernistler olarak adlandırılan bu grup zamanla yerini İslam Dünyasında liderliği seküler elitlere kaptırmış ve müslüman dünyası 20. yy da laik-ulusalcı dönemi yaşamıştır.

İlk dönemin savunmacı üslübu ise zamanla yerini daha özenli bir dile bırakmıştır.Bunun altında yatan sebep ise KUTUP[1]/MEVDUDİ söyleminin 20. yy ikinci yarısında giderek güç kazanmasıdır.Bu söylemi esas olarak 2 ye ayırabilir.İlki Batı düşüncesinin temel kavramlarına yönelik ciddi eleştiriler ikincisi ise İslamın temel kavramları ve hedefleri konusunda daha net bir üslup ve içeriktir.Ancak orjinal dile vukufiyet kesb etme konusunda ciddi sıkıntılar devam etmektedir.Örnek olarak"insan hakları kavramsallaştırması islamileştirilebilir","İslam bir özgürlük manifestosudur"gibi...Orjinal dil daha yakalanamamıştır.Ancak özellikle batı düşüncesinin en merkezi kavramı olan özgürlük ile İslamın en temel kavramlarından olan ibadet arasında ki zıtlıkları değerlendiren Mevdudi[2] düşüncenin okullaşma sürecine katkı sağlamıştır.Bu durum bir asırlık gelişme sürecinin yavaş da olsa devam ettiğini göstermektedir.Bizler ise , tam  da bir geçiş dönemi yaşamaktayız.Dilin saflaşması ve orjinal dilin yeniden kullanılmaya başlanması yeni bir dönemin şafağında olduğumuzun işaretleridir.

TARİHİN TEKERRÜRÜ
Antik dönemde M.Ö 8. yy ilk örneklerini veren Yunan düşüncesi, zamanla kendini geliştirmiş ve Sokrates,Aristo ve Eflatun döneminde kemal düzeyine ulaşmıştır.Bilindiği üzere Yunan düşüncesi bu dönemde okullaşmıştır.Yine aynı şekilde Modern batı düşüncesi de rönasansla başlamış ardından aydınlanma ile okullaşmıştır.Bu süreç liberalizm ve sosyalizm gibi ana okulu çıkarmıştır.Müslümanların tarihinde de bu farklı bir şekilde cereyan etmemiştir.Rey ve hadis ekolleri,mezhepler,kelami ve felsefi ekoller genel hatlarıyla düşüncenin okullaşması sürecinin bir nümunesidir.Bugün için de geçerli olan bu süreci çağdaş müslüman düşüncesi daha tamamlayamamıştır.

DÜŞÜNCE NE ZAMAN OKULLAŞIR?

Düşüncenin okullaşması için 2 şart saymıştık.Sistematikleşmesi(usulunun olması) ve iç tutarlılığı.Buna bir üçüncüsünü de eklemenin okullaşma sürecini tamamlaması yolunda büyük bir adım olduğu kanaatindeyiz.Bu da hiç şüphesiz kendine muhalif görüşlerin mağlup edilmesidir.Bu olmazsa olmazdır.
Tarihe bakacak olursak Gazali O dönemde İslam dünyasını sarsan Felsefi düşünceyi 3 yıl okumuş ve ardından "Tefahüt"ü kaleme almıştır.Yunan felsefesine karşı 3 yıl okumasının sebebi ise şüphesiz o dili onlardan daha iyi kullanmak içindir.Düşmanı mağlup etmenin en iyi yolu düşmanın argümanlarını çok iyi bilmektir.Aynı zamanda kendi argümanlarında da yetkinliğe ulaşmak şarttır.Bu nokta da Gazali'nin İslam bilgisi yetkinliğe ulaşmış ve düşmanlarının bilgilerini de onlardan daha iyi kullanabilecek seviyeye gelmiş ve de ilk dönem hesaplaşmasını yapmıştır.
Bugün de aynı şekilde bu hesaplaşmayı yapacak çağın Gazalisine ihtiyaç vardır.Bunun için 3 esas
1-temel kavramlarda netlik ve kendi paradigmanın özgünlüğü ve yetkinliği
2-muhalif düşüncenin paradigması ve kavramları
3-Yetkin ve sağlam bir eleştiri ve karşı tarafın mağlubiyeti

İlk 2 esas sağlandıktan sonra 3. esasa geçilip vurucu darbeyi indirmek mühim olandır.

Sonuç
Düşüncenin Okullaşması aynı zamanda amaca ulaşmada kullanılabilecek yeni bir yöntem önerisidir.Müslümanlar olarak dünya ölçeğinde kalıcı bir varlık gösterebilmemiz için öncelikle temelimizin sağlam olması gerekir.Bu ise açıktır ki öncelikle düşünce planında güçlü olmamızı gerektirir.

O halde Ey Dünya Müslümanları!Düşüncenin Okullaşması projesi etrafında birleşiniz.Düşünsel eksikliklerimizi gidermeden siyasal iktidara da sahip olamayacağız.Olsak dahi, bu iktidar uzun soluklu ve kalıcı olmayacaktır.Batılın zail olması için Hakk'ın gelmesi gerekir.Bunun içinde öncelikle Hakk'ı bilmek gerekir.



KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME

Yazar Müslümanların içinde bulunduğu durumla ilgili orjinal tespitler yapmış.Ancak İslam dünyasının son yıllarında dile getirilen "olmazsa olmazdı" yahut "çözümü kesin bu" gibi yargıların etkisine kendi de düşmüş.Özellikle Türkiye bağlamında değerlendirecek olursak bazı siyasi partilerin "başa gelirsek islam dünyasının sorunlarının hepsini çözeceğiz,tek yol bizim düşüncemiz" fikri ya da gelenekselci çevrenin serdettiği "eskiye dönelim yeni icat çıkarmayalım ne varsa eskide var" söylemi yahut modernistlerin söylediği gibi "Kurana baksak böyle olmazdı sadece kuran desek bu halde olmazdık" düşüncesi yazar da da "Düşüncenin okullaşması" olursa her şeyi çözeriz,"Bu hale düşmemizin tek sebebi düşüncenin okullaşmaması"şeklinde oluşmuş.Bu yargılamalar kanaatimce doğru değil.Sosyolojik yahut dini problemler tek bir sebepten doğmaz ve tek bir düzeltmeyle de rayına oturmaz.İç etkenleri ve dış etkenleri beraber bulundurmak gerekir.Kanaatimce yazar burada yeni bir fikir/düşünce bulduğu için tek çözümün bu olacağı kanısına varmış ki doğru bulmuyorum.

Mamafih dikkat çektiği mesele Müslümanların eksik kaldığı ve müslümanların can alıcı konularından olduğu için ayrıca tebrik etmek gerekir.Özellikle İslami ve muslümanları konuşurken batılı-batıcı jargonu kullanmamaya özen göstermenin önemini vurgulaması takdire şayan.Allah ondan razı olsun.

Hazırlayan:AbdullahYıldız





[1] Yoldaki İşaretler-Seyyid Kutub
[2] Kur'an'a Göre Dört Terim-MEVDUDİ

21 Ekim 2014 Salı

İslami Yenilenme 2 \ Fazlur Rahman


Türkiye’de yaygınlıkla ‘tarihselcilik’ olarak adlandırılıp tartışmaların epeyce farklı yönlere çekilmesi ve bunlardan dolayı da yanlış çağrışımlara neden oluşu bir yana; aslı adıyla ‘’tarihsel-eleştirel yaklaşım’’; dediğimiz gibi, Alman idealist geleneği kaynaklıdır. Farklı uygulamaları varsa da, temel bir çizgiye sahip olduğu düşünülebilir. Bir ‘karşılaştırma’yla söylersek; pozitivist yaklaşım gibi ‘bilme ve açıklama’ ile değil ‘anlama ve yorumlama’ ile meşgul olur. Çünkü; ikisinin ontolojisi, epistemolojisi ve insan doğasına ilişkin varsayımları epeyce farklıdır. Birincisi; toplumsal gerçekliği ‘işte orada-var’ kabul eden ontolojiye, bilginin ‘dışarıdan’ kazanılabileceğini ileri süren epistemolojiye, insan-çevre arasında çevreden insana determinizm gören bir insan doğası anlayışına sahip olduğundan metodu da bunlara uygundur. Diğeri ise, ‘toplumsal gerçeklik’in zihin/ler tarafından inşa edildiğini savunan ontolojiye,’içeriden’ anlayıcı epistemolojiye ve insanın edilgen bir varlık olmadığını varsayan bir insan doğası anlayışına dayanıp metodolojisini de buna uygun kurar.1

1. Makale düzeyinde geniş tartışmalar için bkz. Adil Çiftçi,’’Nasıl Bir Sosyal Bilim: Temel Sorunlar ve Yaklaşımlar’’.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II, Tarihsel-Eleştirel Yaklaşım Üzerine Birkaç Söz, s.13-14.

Kur’an, Arap toplumunun ahlaki sorunları ile Peygamber’in zihninin çatıştığı ortam hakkında Allah’ın yorumudur. Bu diğer metinler için de geçerli olabilip özneler değişir; her metin anlamını zihin ile ortam ilişkisi içerisinde bulur. Biz de onu böyle ‘dışa vurdururuz.’ Anlamak, ‘dışa vurdurmak’ işte. Onun başka bir ifadesini kullanıp bunu açabiliriz biraz daha:’’Kur’an, Allah’ın, Peygamber’in zihni aracılığıyla tarihsel bir duruma verdiği cevaptır’(vurgu bizim). Bu, şu demektir: Allah’ın amacı/niyeti (tarih-dışı değil) tarih-üstü olsa da, Peygamber’in zihinsel yapısı hem tarih-üstü hem de tarihseldir. Onun zihinsel yapısını etkileyen çevresel etmenler vardır. O asrın politik, ekonomik; kısaca kültürel ortamında yaşamaktadır zira. Öyleyse o, idealist olduğu kadar realist de olmalıdır: Peygamber vahyi alırken, öncelikle Allah’ın niyetini ya da neyi gerçekleştirmek istediğini anlayıp (idealizm); bu ‘genel ve aşkın anlam’ kendi kültürünün izin verdiği ve verdiği kadarıyla formlara büründürülür ve onlar aracılığıyla insanlara bildirip fiili durumlara uygular (realizm). Zaten, Kur’an yirmi üç yılda ve Peygamber kendi tarihsel-çevresel/kültürel ortamında tekil sorunlarla karşılaştıkça oluşmuştur.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II, Tarihsel-Eleştirel Yaklaşım Üzerine Birkaç Söz, s.15-16.

Burada kadar gösterilebilmiş olmalı ki, o ‘’bilimsel bir yöntem’’dir. Bazen zannettiğinin aksine,’’değerlendirici/normatif’’ bir tutum değildir. Sanırız karıştırma şuradan kaynaklanmakta: Bir fikre, inanca ya da uygulamaya ‘’tarihsel’’ denilince,’’tarihte kalmalı’’ denildiği zannedilmektedir. Halbuki bu yöntemin kendisi bilimseldir, diğer yargıları –içerse de- vermez. Ancak Hukuk, Hadis, Teoloji ve diğerleri gibi ‘’değer koyucu’’ alanlara taşındığında, ‘’tarihte kalmışlardan’’ değil sadece, ‘’tarihte kalması gerekenlerden’’ de söz edilebilir iste istemez. Ne var ki ikisi temelde aynıdır. Dolayısıyla sorun, F.Rahman’da, şurada çıkmakta: O, aynı zamanda bir hukukçu, Kelamcı ve Hadisçi olduğundan; yöntem ile mantıksal-pratiksel sonuç bazen iç içe girmektedir. Halbuki o yöntem ‘’baştan sona emprik’’tir.’’Tarihsel süreçte gerçekte/n ne oldu?’’yu arar.
Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II, s.16-17.

Özgün adı ‘’tarihsel-eleştirel yaklaşım’’ ve –F.Rahman’ın bazen adlandırdığı gibi ‘’tarihsel-sosyolojik yaklaşım’’ olmakla birlikte, özellikle ilahiyat çevrelerinde ‘’tarihselcilik’’diye bilinen araştırma/inceleme yöntemi genellikle Hukuk/Fıkıh ile alakalandırılıp, ‘’Kur’an’ın hükümlerinin lafzi olarak aynen geçerli olamayacağını’’ söyleyen bir normatif tavır sanılmaktadır. Halbuki o, bir bilimsel yöntem idi. Ama en normatif alan olan Hukuk sahasına taşınırsa mantıksal sonuç yukarıdaki olabilir.’’Olabiliir’’i vurguluyoruz, zira bu yaklaşım bazen formların da günümüze taşınabileceğini söyler. Bunun en önemli idealist/anlamacı yöntemsel sebebi, formları üreten bilinç yapıları ile başka zaman ve mekanlardaki ‘’bilinç’’in aynı olması durumunda ‘’biçim’’in de bir süre daha aynı kalabileceğidir.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II, s.17-18.

Kur’an’a dayandırılmış olsa bile, bir konunun artık ‘sorun’ haline gelmesi durumunda onun yeniden araştırılması ve, belki, yeni cevapla çıkılması gerekir. Bu iddia, idealist-fenomenolojik yaklaşımın yukarıda belirttiğimiz en temel ve en güncel öncülüne uygundur: ‘’İnsanlar dünya kurarlar, dünyalarını yeniden kurarlar.’’ Bilinç değişirse dünya da değişir çünkü. Fizik doğa bile aynı kalmaz. M.Arkoun’un bir cümlesini buradaki bağlamda kullanacak olursak;’’Mekke’nin kumları bile değişmiştir.’’ Durum böyleyken;’’Allah’ın aynı hukuksal formları yüzlerce yıl ebedi kalacak hükümler olarak insanlara emretme niyeti olmayabilir’’, der F.Rahman.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II, 18-19.

Belli başlı sonuçlarını az sonra sıralayacağımız bu düzenli amaçlılık için Allah; tabiat ve insana (tamamen) harici ve keyfi bir zorlamada bulunmaz. Bazen, Allah’ın tabiat düzenini tamamen ilga edebileceği ya da sekteye uğratabileceği ama ona ‘özerklik’ verdiği için bunu yapmadığı söylenir. Bu fikir, Allah-evren ilişkisi hakkında biraz naif bir yargıdır; çünkü, Kur’an’a göre evren Allah’ın ‘’göstergesi’’ olup, kanunları da Allah’ın davranışlarındandır. Bundan dolayı, evrenin Allah ile ilişkisi insanın kendi karakteri ile ilişkisi veya adeta bütünün parçalarıyla ilişkisi gibidir. Bunlar özdeş olmadığı gibi, birbirinden tamamen ayrılmazlar da. Nasıl ki insan kendi karakterini sahiplenmezlik yapamaz, alt-üst edemez veya tamamen bir tarafa atamazsa, Allah ve evren için de aynı şey geçerlidir. Ancak, yine nasıl ki, insanın beni, karakterini aşarsa –çünkü karakteri hiçbir nokta veya durumda ‘’ben’’in tam dışa vurumu değildir- ve bir anlamda onun yaratıcısıysa, Allah da evreni aşar ve onun yaratıcısıdır.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,Kur’an’da Allah, Evren ve İnsan,s. 23-24.

Görünüşte, Allah’ın insanları doğru yoldan saptırdığı veya doğru yolu bulmasına engel olduğu anlamına gelebilecek ayetleri anlamakta ciddi sıkıntılara ve yanlışlara düşülmüştür. Kur’an’da, Allah’ın hakikate insanların ‘kalplerini mühürlediği’,’kulaklarını tıkadığı’ ve ‘gözlerini kapattığı’nın söylendiği doğrudur. Böyle ifadeler, hür irade ve ön belirleme şeklindeki felsefi sorun çerçevesinde anllaşılarak bir soru sorulmaktadır:’’O zaman insanın sorumlu tutulması niye?’’ Biraz sonra göreceğimiz gibi Kur’an bu felsefi soruna (felsefi sorun olarak) en ufak ilgi göstermediği gibi, insan davranışını doğru bir hatta tutmak için bu gerilimin iki tarafını da vurgular; onun esas hedefi de bu düzeyi tutturmaktır., sanıldığı gibi Allah’ın mahiyeti değildir. Aslında sözü edilen ayetlerden, Allah’ın insanları kayıtsız şartsız yoldan çıkardığına hükmetmek mümkün değildir. Bu tür ayetlerden çıkarılabilecek fikir şudur: Allah kötü davranışlarda ısrar edenleri ve hakikati sürekli reddedenleri doğru yola iletmez.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II, s.24.

Bir insan kötü davranışta bulunduğunda bu tür davranışı tekrarlama ihtimali artarken, iyi davranma ihtimali de orantılı olarak azalır; ve sürekli kötü fiillerde bulununca artık adeta dönüşü olmayan bir noktaya ulaşmış gibi olur. Onun ‘’kalbinin mühürlendiği’’,’’kulaklarının sağır edildiği’’ durum işte budur. İyi davranışlarla ilgili olarak da aynı şey geçerlidir. Bu, bütün kanunların işleyişi gibi, işleyişi Kur’an tarafından Allah’a atfedilen psikolojik yasadır. Mamafih,  bu merhalede  bile kimse mutlak bir geri dönüşsüz noktaya ulaşıldığını söyleyemez. Kötü davranışlara saplanmış insanlar sürekli kendilerini affettirmeye/temizlemeye ve gerçekten tam bir ümitszilik noktaksına asla gelemez. Zaten, ahlaki şahsiyetin ve davranışların tam bir dönüşüme uğrama örnekleri az değildir. Elbette bu hadiseler (insanların gerçeğe dönmeleri) de kanunlara göre oluşur ve tamamen ‘’doğal’dır; fakat yine bunlar da Allah’ın merhamet, şefkat ve iyiiliğine atfedilir. Olaylar hiçbir noktada bilimsel çözümlemeye kapalı değildir; ama Allah’a atfedilmesi ve Allah’ın onlarla ilişkisi de hiçbir noktada kesilmez.
Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II, s.24-25.

Diğeri ise, Hz.Muhammed’in Elçilik iddiasıyla ilgilidir. Ona sorarlar:’’Mekke ve Taif’ten bir sürü insan dururken niçin kendisi seçilmiştir? Bazen Kur’an şöyle cevap verir:’’Allah kimi dilerse onu Elçi olarak tayin eder’’(11/175). Fakat şu ayet sebebi bildirir:’’Elçiliğini nereye koyacağını en iyi Allah bilir’’(6/124). Birinci örnekte Allah’a atfedilen eylem bir akli nesnel (a natural social) süreç olarak açıklanır; ikinci örnekte ise Allah’ın ‘’keyfi tercihi’’ gibi görünen eyleme (Hz.Muhammed’i seçmesine) akli bir sebep gösterilmiştir.

Fakat bu olgusal tekabliyete rağmen, Kur’an ‘’akli/nesnel’’ dilden ziyade dinsel dil kullanır. Bunun sebebi, evrenin olgusal yapısının üstünde ve ona hakim bir değer yapısının bulunmasıdır ve dini-ahlaki tecrübeye temel özelliğini veren de budur. Dini hayatın özü, özne (insan) ile nesnel gerçeklik arasındaki değer-etkilenimi ve değer-tekabüliyetinden müteşekkildir. Madem ki yokluk değil de varlık vardır, varlığın temel değeri şimdiden gerçekleştiği için Allah’da ‘’halihazıda’’ vardır. Allah, yokluğun son derece berbat boşluğundan varlığı çıkaran ve onu ileri götüren varlık olup, O’nun temel sıfatı budur. Zaten daha şimdiden varlığın yokluk üzerine zaferi telmih eder ki, bu iş, kör bir gücün salt oyunu olamaz; çünkü varlık iyiliktir ve ister istemez bir hedefe işaret eder. Öyleyse, düzenli varlık (zaten varlığı düzenden yoksun düşünmek zordur) dini ahlaki bir makabele için gereken nesnel ve varoluşsal şartları tamamlar.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.25-26.

Kur’an’a göre Allah bir şeyi yarattığı, yani onu varlığa çıkarıp dış şeklini verdiği zaman, ona varlık kanunlarını, gelişimi için gerekli imkanları ve fiziksel güçlerini de hemen yerleştirir. Varlık alanına çıkarma ve şekil verme, yaratma/halk;ona ‘’temel niteliğini’’ veya ‘’hareket kanunlarını’’ vermek ise emr (Emir) veya takdir terimleri ile belirtilir. Bu terimlerin anlamlarının açığa çıkarılması gerekmektedir.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.27.
İnsanı diğer varlıklardan ayıran ana özelliklerden birisi, eşyaya ‘’isim vermek’’tir. İmdi, eşyaya  ‘’isim vermek’’, eşyanın niteliklerini, karşılıklı ilişkilerini ve işleyiş/hareket kanunlarını bulma ya da keşfetme gücü demektir. Ben bir şeye ‘’ağaç’’,’’taş’’ veya ‘’elektron’’ dediğimde, onun hakkında bilgi sahibi olup bilgimi genişletebileceğimi, sınıflandırabileceğimi ve öngörüde (hakkında başka çıkarımlarda) bulunabileceğimi ifade ediyorumdur. Yani insan, diğer varlıklardan eşyanın (fizik bilimleri), insanın iç-yapısının (ruhiyat) ve zamansal süreçte insanın dış davranışlarının (tarih bilimleri) yaratıcı, özgün ve bilimsel bilgisine sahip olmakla ayrılır.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II, s.32.

Kur’an’ın insan hakkında en fazla yaptığı eleştiri onun ya ‘’düşüncesiz’’,’’dar-görüşlü’’,’’bencil’’,’’böbürlü’’,’’kafası küçük şeylere çalışan’’,’’başına buyruk’’,’’kendini herşeyin ölçüsü, başı ve sonu gördüğü’’ ya da bütün bunlara rağmen hemencecik koyu bir ‘’ümitsizliğe’’,’’çaresizlik hissi’’ne ve tam bir atalete saplanacak şekilde ‘’yanlızlık’’ duygusuna kapıldığıdır. İnsan gibi hemen alevlenip hemen sönen başka bir varlık yoktur.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.33.

Kur’an’ın temel hedefi, insanda bu ‘’aşırı uçlar’’ arasında bir tutum/zihin hali yaratmak ve onu devam ettirmektir. Davranışlarda ‘’denge’’ ya da ‘’orta yol’’ çok önemli olsa da onun en önemli olduğu yer, şu anda meşgul olduğumuz ‘’zihinsel tutum’’ alanıdır. Zira, insan kendisini tahrif edip,bizzat varlığına ihanet etme ve sonunda bu aşırı uçlardan birisine saplanıp kalma halinde işlevini göremez hale gelir.’’Küfr’’; yani insana ahlaki canlılık veren Hayat Kaynağı’nın reddi budur. İnsan bu noktada, ya tamamen ümitsiz olur ya da kendisi dışındaki bir ölçüt veya standarda teslim olmasını sağlayacak alçak gönüllülükten yoksun hale gelir. Kur’an, bu iki tutum arasında bir ‘’zihin hali’’ yaratma çabasındadır ki, bu ancak kendini kontrol ve güven hali ile tanımlanabilir. İnsanın yaratıcı enerji ve niteliğinin en üst düzeye çıkarılabilmesinin –ki insan hayatının hedefi budur- tek yolu bu zihin halinin yoğunlaştırılmasıdır.’’Hiçbir şeye indirgenemez zihin hali dediğimiz iman budur ve bunun için ‘’küfr’’ün zıddıdır. Böylece, niçin orta halin iki tarafındaki aşırılık noktalarının, aslında aynı anlama geldiğini anlamak zor değildir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Kur’an bunu şeytan örneği ile ortaya koyar. Şeytan, insanın üstün bilgisinin önünde aşırı kibirden dolayı eğilmeyi reddeder ve böylece Allah’a da karşı gelmiş olur. Fakat bununla yetinmemiştir. Bu aşırı ‘’benlik iddiası’’, onun ‘düşmesine’, evrenin olumlu güçlerinden tamamen yoksun kalmasına ve kendisini mutlak ve kaçınılmaz bir ümitsizliğe düşürmesine neden olmuştur.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.34.

Allah’ın çok anlamlı ve müteallik hale geldiği yer, insan davranışları sahasıdır. Tabiatın olgusal yapısı hakkındaki bütün varsayımlarımız Allah’ı devreden çıkarabilirse, hatta çıkarırsa da (ki bu bir bütün olarak tabiat hususunda yapılamaz) insan düzeyinde Allah fikri,’’müminlerin dostu ve dualara/çabalara mukabele eden’’ gibi çok belirleyici, vazgeçilmez ve hayati bir rol kazanır. Bu da gösterir ki, Allah, diğer olgular arasında bir olgu olmayıp onlarla aynı mertebede değildir;O, bu olguların bir bütün olarak hareket ettiği ‘’mode’’dur. O, evrenin anlamıdır; O, olgular toplamının dayandığı ve bu toplama değer bahşeden veya ‘’başlangıç ve son’’ verendir; Kur’an’ın ifadeleriyle,’’Allah göklerin ve yerlerin nurudur’’(24/35) O olmaksızın, evrenin tek tek olguları bile olgular olarak kalamazlar. Dğer bir deyişle, Allah fikri işlevseldir, O ne olduğu veya olabileceği için değil yapmakta olduğu şey için gereklidir. Böyle düşüncelerledir ki Aristo, Tanrı’yı bir ordu kumandanına benzetir; çünkü Komutan, diğer askerler arasında bir asker değildir; aynı şekilde, Allah da olgular arasında ilave bir olgu değildir. Kumandan,’’düzeni’’ yani orduyu bir arada tutma işlevini temsil eder. Onsuz, der Aristo, ordu dağılır gider. Allah da işte böyle, hayat ve evrenin gidişatına anlamlılık ve düzen bahşeder.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.39.

İkinci Mekke döneminin bir diliminde (yaklaşık 614’te) Musa’nın Kitab’ı,’’Kur’an’ın öncüsü ve örneği’’ olarak çok önem kazanır ve Mekke döneminde altı defa geçer. Böylece, Musa’nın kendisi de, İbrahim’in bütün diğer peygamberlerin üstünde baş-tevhidçi olarak takdim edilmesine kadar, istisnai bir ehemmiyet kesbeder. Bazı Batılı bilginlere göre (Nöldeke) ‘’Musa’nın Kitab’ı’’ sadece Ahd-i Atik’e değil, İncillere (Ahdi Cedid’e) de göndermede bulunur; sebebi de doğulu Hıristiyanların, Ahdi Atik’in, Ahdi Cedid’le bağlantısını sürekli vurgulamalarıdır. Eğer Musa, Doğu Hıristiyanlığında önemli idiyse, bu tez geçerli olabilir; çünkü o, yukarıda ifade edildiği gibi, Mekke döneminin sonlarında yerini İbrahim’e bırakıncaya kadar önem kazanmıştı.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.66-67.

Kitapları eksik olsa da hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar, Medine döneminde, Mekke’de olduğu gibi ‘’bölücülükle’’ suçlanmak yerine,(ayrı birer) ‘’dinsel topluluk’’ olarak kabul edilirler. Bu da, Yahudilerin kendi hayatlarında Tevrat’ı, Hıristiyanların da İncil’i uygulamalarının ve ona göre yaşamalarının caiz olmasını gerektirir. Bu toplumlar zaten, sadece ‘’kısmen ilahi olan Kitab’a göre’’ yaşıyor olacakları için, bu onlara iltimas olarak verilmiştir; ama iki toplumun İslam’a çağırılmasından da vazgeçilmez. Mamafih, Kur’an böyle bir tutumla, Peygamber’in, Musevi ve hıristiyanların kendisini ve birbirlerini kabul etmeyeceklerini anlamasıyla ortaya çıkan ve onu çok sıkıntıya sokan teolojik sorunu çözebilmektedir. Bu, tek Tanrı ve tek vahiy kaynağına rağmen aynı dinsel toplulukların varlığı sorunu, Kur’an’da sık sık gündeme getirilir ve bunun çözümünün Allah’ın nihai hükmünün bu dünyada verilmesini harekete geçirecek İlahi bir gizem olduğu ve açıklanamayacağı gibi geçici bir cevap ile çözüm her defasında ertelenir.(42:14; 6:35). Ancak 5:43-48’de, Ahdi Atik, Ahdi Cedid ve Kur’an’dan bahsedildikten sonra, cevap verilir: Allah’ın dini bir ve tek olsa da bu dinin kurumsal ifadesi (Şeriat) toplumlara göre değişir;’’(Allah hepinizi size verilen ile denesin, iyilikte yarışasınız diye’’(5:48).

 Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.68.

İki toplum arasındaki bozuk ilişkilerin daha ziyade siyasal düzlemde karşımıza çıktığını belirtmek gerekmektedir. İlginçtir; bu İslam’ın başlangıcında böyleydi. İsrail’in doğuşundan sonra da böyle olmuştur. Bu yazının birinci bölümünde tartışılan malzemenin ortaya çıkardığı gibi, Hz.Muhammed ve Medine Yahudileri arasında dinsel çekişmeler elbette olmuş, Yahudiler (ve Hıristiyanlar) İslam’a çağırılmışlardı. Fakat bu çağrı, sadece Yahudilere yönelik bir şey değildir; İslam, bütün insanları davet etmiştir ve etmektedir. Ancak, bu ‘’çağrı’’ya rağmen, hem Hıristiyanlar, hem de Yahudiler, Kur’an tarafından, kendi vahyedilmiş Kitab’ına, kendi akide, ibadet ve kültürüne sahip muteber birer dinsel cemaat olarak kabul edilmiştir. Ancak, Medine ve Hayber Yahudilerinin sürgün edilmesine ve bazılarının katledilmesine yol açan durum, onların İslam düşmanlarıyla sürekli ittifaklarını içeren siyasal rolleri idi. Bu bir tarafa; İslam tarihi boyunca, Müslümanlar, Yahudileri ne siyasal güç, ne de özel iırk iddiasında bulunan dini bir geleneğin sahipleri olarak kabul etmemişlerdir. Üç büyük semitik dinden en az ırk ve köken bilincine sahip olanı İslam’dır ve İslam medeniyetinin çoğulcul (kozmopolitan) niteliğini ortaya çıkaran budur. Bundan dolayı Kur’an, Yahudilerin ‘’seçimiş ırk’’ olma iddialarını şiddetle reddederken, tarihsel İslam’ın, onların bu iddiasının bilincinde olduğuna dair en ufak bir işaret dahi göstermediği doğrudur. Halbuki Batı Hıristiyanlığı bunun çok daha fazla farkında olup, cezalandırma yoluyla buna kısmen tepkide bulunmuştur.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II, s.72.

Bununla bitmedi; çok sayıda Hıristiyan, Yahudiler’e yönelik, ızdırap veren bir suçluluk duygusu geliştirip, bunun hafifletimesi de birincil derecede önemli hale geldi. Araplar’ın; onlar nazarında ırken aşağı, dinsel olarak ‘’heretik’’ ve tamamen gayri medeni ve barbar olan Arapların haklarının ihlali ikinci kaygı durumuna geldi. Normatif (sahih) Hıristiyanlık’ta değilse de, tarihi Hırsitiyanlık’ta göze çarpan ilginç bir gerçek şudur: O, sevgiden bahsetse de bu sevgiyi büyütecek bir düşman yaratmak zorundadır. O, asırlarca Yahudiler ve elbette Müslümanlar ile beslendi, fakat şimdi onun yeni-keşif Yahudi sevgisi Arap düşmanlığıyla beslenmelidir. O, başkaları için bir kurbandan bahsederken, bizzat kendisine kurban edeceği bir ‘’öteki’’ bulmak zorundadır. Sanki psikolojik bir ‘’telafi kanunu’’ yürürlüktedir. Fakat Hıristiyanlığa ait ‘’bin yıllık barış ve selamet devresi inancı’’ hepsinin ötesinde önemli bir rol oynamış ve Hıristiyanlar’ı eğer Yahudilerin Filistin’e döneceği kehaneti doğal akışında gerçekleşmezse, kendilerinin müdahalesiyle gerçekleştirilmesi gerektiği inancıyla, tarihe bizzat müdahaleye sevk etmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz, İsrail’in kurulması oyununda Hıristiyan binyılcılığının etkisiyle layıkıyla farkedilmemiştir.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.74-75.

Politik alanda ise, ayrı ama tamamen ilişkisiz olmayan faktörler, ihtiyaçlar ve gayretler rol oynamıştır. Birinci Dünya Savaşı esnasında İngilizler, Almanlar’a karşı savaşı sürdürebilmek için acilen gelire ihtiyaç duyuyorlardı. Siyonist Yahudiler, parasal katkıları karşılığında Filistin’in kendilerine satılmasını istiyorlardı. O zamanların en büüyük emperyalist gücü olan Britanya –Lord Balfour, Siyonist Yahudiler’e, Filistin’de bir vatan taahhüd ettiği için- kendi hakkının bulunmadığı bir toprağı verme şansı yakaladı. Bundan dolayı İsrail, daha doğuşunda, kelimenin tam anlamıyla bir sömürge fenomeniydi. Yahudilerin yakın zamanlara kadar Hıristiyan Batı’da zor anlar geçirdikleri, büyük boyutlu eza ve katliamlara maruz kaldıkları ne inkar edilebilir ne de unutulabilir. Ancak şu da doğrudur ki, İsrail’in kuruluşu, hakkaniyetli kimsenin göz ardı edemeyeceği şartlar altında oluşmuştur. İsrail ve dostları bunun göz ardı edilmesine çabalamaktadırlar. Sık sık duyulan ‘’İsrail tehlikede’’ çanlar ve ‘’var olma hakkı Filistinli ‘teröristler’ tarafından tehlikeye düşürülüyor’’ çığlıkları, İsrail’in doğuşunun sömürgesel niteliğini gizlemek için icad edilen bir duman tabakasıdır. Burada önemli sorun şudur: Bile bile oluşturulmuş olan böyle bir miyopluk acaba başarı şansına sahip midir? ‘’İnsan herkesi, her zaman aptal yerine koyamaz.’’ Deyişi doğru ve anlamlıdır.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.75-76.

İsrail destekçileri, onun o bölgede hakkıyla bulunduğunu ve var olma hakkını sorgulayan Arap ve Müslümanlar’ın gayri insanilikten sanık olduklarını düşünürler. Ne var ki, Araplar ve bütün Müslümanlar’a göre, İsrail’in bizzat menşei bozuktur; O günah içerisinde ve tecevüzle doğmuştur ve bu menşe onun karakterini belirlemektedir. 1967’de işgal edilen bölgeye Yahudi’lerin yerleşmesi, Kudüs’ün işgali, Irak nükleer tesislerinin bombalanması, Lüblan’da masum insanların katledilmesi gibi diğer tecavüzlerin Araplar ve Müslümanlar’a İsrail’in menşeini unutturacağını akıllarından geçirenler,sadece kendilerini kandırmaktadırlar. Evet, daha üstün bir güç, diğer bir gücü ezebilir; ama hiçbir süper gücün elinde, topyekün bir halkı ezecek vasıfta yoktur. Eğer Vietnam bu dersi öğretmediyse; değerli canlar, para, enerji ve hepsinin ötesinde rezil edici bir yenilgi şeklinde yapılan bütün fedakarlık boşa gitmiş, yazık olmuştur.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.76-77.

Kelam ve hukuk arasında etkin bir akli (ve toplumsal) bağ, bir ahlak felsefesi tarafından kurulabilir. Ne var ki, bir ‘’doğru’’ ve ‘’yanlış’’ kuramı, yani bir ahlak felsefesi, İslam’ın dini (tefekkür) tarihinde hiçbir zaman oluşturulmamıştır. Ne, ‘’iyi’’ ve ‘’kötü’’nün akli değil şer’i olduğunu iddia eden Sünniler arasında böyle bir sistem ortaya çıkmış ne de Mutezile böyle bir gayrette bulunmuş görünmektedir. Hatta bizzat felsefeciler bile, bir ahlak felsefesini inşa edememişlerdir. Din çevreleri, kelamda kalıp, davranış alanını hukuka bırakırken, felesefeciler de saf metafizikle yetinip davranışlarla ilgilenmeyi yine hukuka bırakmıştır. Sufiler, hukuku gerçek anlamda’’iyi’’ hale getirebilmek için, ona kapsamlı bir manevi temizlik görüşü ilave etmişler ve ahlak felsefesinin yerine ‘’ilm esrar el-din’’ denilen bir ikame geliştirmişlerdir. Ne var ki, ilm esrar el-din, hakiki anlamda bir ahlak felsefesinin yerini, tabiatı gereği, alamazdı.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.84-85.

Bir hükmün nedeni (illet) ve o hükmün maksadı/hedefi (hikmet) arasındaki ayrımı tartışan Yamani’ye göre, bu sadece ibadetlerle ilgilidir; seküler ve ticari konularda ise aynıdır. (Asıl onuya geçmeden ifade edelim ki), neredeyse herkes tarafından kabul edilen, İslam açısından dinsel ve seküler arasında bir ayrımın olmadığı fikri göz önünde bulundurulduğunda ‘’toplumsal alan’’ terimi, ‘’seküler alan’’dan daha uygun olabilirdi.

Müslüman sekülerciler ‘’dinsel’’i değişmez olanla,’’seküler’’i de değişen ile belirtmeyegayret etmektedirler. Ancak, bu ayrım kabul edilemez; çünkü toplumsal alanla ilgili ahlak değerleri de değişmez. İslam’da sadece bu ezeli ahlak değerleri değil, herhangi bir dönemin şartlarına göre bu ilkelerden çıkarsanmış yasalarda dinseldir. Öyle olmasaydı, mesela Şafiiler ve Hanefiler tarafından Kur’an ve Sünnet’ten çıkarsanmış olan İslam Hukukunun da seküler olduğunu söylemek zorunda kalırdık. Buradan anlaşılıyor ki, illet ve hikmet arasında bir ayrım yapılamaz.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.91-92.

Onlardan birine bir kız evladı (nın doğumu) haber verildiğinde, keder ve hayal kırıklığını saklamaya çalışırken yüzü kapkara kesilir; (utancından), insanlardan gizlenir ve o çocuğu utanç içinde (hanesinde) tutsun mu yoksa toğrağa mı atsın diye düşünür durur. Onların hükmü ne de kötüdür.(16/59)

Kur’an bu uygulamaya tamamen son vermiştir. Ancak, buna dayanarak, İslam öncesi Arap yarımadasında kadının konumunun tamamiyle düşük olduğu hükmüüne varmamalıyız; çünkü, bırakınız hür kadını, esir bir kadın bile mal mülk kazanabilir ve ona sahip olabilirdi. Hz.Peygamber’in ilk hanımı Hatice, evlilikleri öncesinde Hz.Muhammed’in bir süre için idare ettiği bir işe sahipti ve evlilik sonrasında da ona maddi açıdan destek olmuştu. Hatice’ninki istisnai bir durum değildi; servet kontolünü ellerinde tutan başka kadınlar da vardı. İslam öncesi kadınları bize, Arap şiiirinin en hoş örneklerinden bazılarını da bırakmıştır. Onlar kabilelerinin erkeklerine sadece cesaret ilham etmekle kalmıyorlardı; aynı zamanda, bir erkeğin ‘’onurunun’’ (ırz) tam merkeziydi. O erkeğin ‘’mürüvvet’’i, kadının onurunun çiğnenmemesini gerektiriyordu. Ama diğer taraftan bu, kadının, erkek hayatındaki ‘’zayıf noktalar’’dan biri olduğu ve iyi korunması gerektiği anlamına da geliyordu. ‘’Fakat (kızım) Ümeyme’ye gelince’’, diyordu bir İslam öncesi Bedevi şair,’’ne onun yokluğundan korkuyorum, ne de uzun kara geceler sıkıntı çekerim yok diye… Benim tek korkum; eğer ondan önce ben ölürsem, onun bir kasap tezgahında (gelip birilerinin alacağı) et parçası olmasıdır’’ (Nicholson 1966:91). Ne gariptir; onur ve onurun korunması ile bu aşırı meşguliyet nedeniyledir ki, kız çocukları sonraları, yukarıdaki ayetin işaret ettiği gibi, tanrılar tarafından yok edilmesi tasvip edilen bir çeşit yüzkarasına ve onursuzluk noktasına dönüştürülmüştü. Gerçekten tuhaf bir dönüşüm; ama insani olaylarda hiç de nadir değil.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.128.

Kur’an-ı Kerim’in esas amacı, kadının maruz kaldığı istismar ve kötü muamelelerin ortadan kaldırılması idi. Kadın, daha doğduğu anda öldürülmeye namzetti;babasının, onu, evleninceye kadar tahammül edilecek, utanç verici bir yük olarak görmesi hiç de az rastlanır şey değildi. Fakat, evlendiği zaman kocası tarafından hala utanılacak biri olarak görüldüğüne dair hiçbir açık bilgi bulunmamaktadır. Aksine o, bu durumda, korunacak hatta sevilecek biriydi. Her ne kadar erkeğin dışarda, kadının ise içeride (evde ya da çadırda) çalışması anlamında bir ‘’iş bölümü’’ mevcut idiyse de, bir kadının, insanlık açısından bir erkeğin aşağısında telakki edildiğini gösteren ssağlam bir delil yoktur. İslam öncesi Arapların en kutsal ibadeti olan Haccı, erkekler ve kadınlar eşit şekilde bireysel sorumlulukla ifa ediyorlardı. Bir çok Arap, ibadet ettikleri Tanrıçalarınn (hakikaten, öyle görünüyor ki, tanrılardan daha fazla tanrıçalar vardı) Allah’ın kızları olduklarına inanıyordu;onlar, bu ilahelerin insanlar için aracılık yaptıklarını kabul ediyorlardı. Kur’an onları sık sık, bizzat kendileri için istemedikleri şeyleri Allah’a yüklemeleri sebebiyle azarlar! Kur’an tarafından eleştirilen putperest tabulardan birisi de, Tanrı’ya adanan bazı hayvanların yavrularını sadece erkeklerin yiyebilecekleri, kadınlara yasak olduğu ile ilgilidir. Yavru ölü doğduğunda hem erkekler hem de kadınlar yiyebilirlerdi. Fakat bu tabunun, cinsiyet ayrımı açısından tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyoruz.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.129.

ÇARŞAF VE KADINLARLA ERKEKLERİN DOĞAL (İNHERENT) EŞİTLİĞİ 1

Kur’an-ı Kerim ne çarşafı ne de kadın ve erkeklerin mekansal olarak ayrı tutulmasını savunur; aksine o, cinsel iffet üzerinde ısrar eder. Tarihsel olarak şu da açıktır ki, Hz.Peygamber döneminde çarşaf diye bir şey yoktu; ne de Müslüman toplumların daha sonraları geliştirdikleri şekilde bir haremlik-selamlık (segragation) vardı. Gerçekten, Kur’an’ın iffet hususunda söyledikleri bunların olmadığına işaret eder. Eğer cinsiyetlerin ayrı tutulması diye bir şey söz konusu olsaydı, erkek ve kadınların iffetle davranmalarını istemenin herhangi bir manası olmazdı. Kur’an’ın bu bağlamdaki meşhur ayeti şudur:

(Ey Muhammed!) inanan erkeklere gözlerinin iffetine riayet etmelerini ve cinsel uzuvlarını örtmelerini söyle; bu, kendileri için daha iffetlicedir. Allah elbette onların ne yaptığını bilir. Mümin kadınlara da gözlerinin iffetini gözetmelerini, cinsel organlarını örtmelerini ve doğal olarak görünenler hariç, cezbedici yerlerini ortaya sermemelerini söyle; başörtülerini de göğüslerinin üstüne salsınlar…’’(24/31).

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.132.

ÇARŞAF VE KADINLARLA ERKEKLERİN DOĞAL (İNHERENT) EŞİTLİĞİ 2

Eğer erkek ve kadın daha o zamanlar ayrı tutuluyor idiyse ve bugün bildiğimiz anlamda hicab (çarşaf giyme) uygulanıyor idiyse; iki cinsiyetin de ‘’gözlerinin iffet’’inden bahsetmenin hiçbir anlamı olmazdı. ‘’Doğal olarak görünenler hariç çekici yerlerinizi (ziynetlerinizi) göstermeyin’’ ifadesindeki ‘’doğal olarak görünen ziynetler’’den maksat, otoritelerin büyük çoğunluğuna göre, yüz, kolun bilekle dirsek arasındaki kısmının yarısı, yüzük, halhal kına vb. gibi mücevherat ya da süs cinsinden herhangi bir takı veya süstür. Yine,’’ve başörtülerini göğüslerine kadar salsınlar’’ ifadesi de, yüzün kapatılmasının emredilmediğini gösteren açık bir delildir. 33:59-60’da, Resulullah’ın hanımları dahil, Müslüman kadınların gece dışarı çıktıklarında ‘’Müslüman kadınlar’’ oldukları fark edilsin ve rahatsız edilmesinler diye’’ dış giysilerini iyice örtmeleri istenmiştir ve Müslüman kadınları taciz eden ‘’münafıkların’’, bundan vazgeçmemeleri halinde de, sürülecekleri tehdidinde bulunulmuştur. Ancak, bu ayetlerde, bildiğimiz tarzda çarşafı gerekli kılan hiçbirşey yoktur. 33:30’da Hz.Peygamber’in zevceleri bir iffetsizlik belirtisine karşı bilhassa uyarılmışlar ve ‘’iki kat ceza’’ ile tehdit edilmişlerdir. 33:32 açıkça ortaya koyuyor ki,’’münafıklar’’ Peygamber zevceleri hakkındaki dedikodu düzme ve yaymaya ziyadesiyle arzuluydular. Bundan dolayı, Peygamber zevcelerine ‘’Allah’tan korkuyorlarsa, bir erkekle yüksek sesle konuşmamaları; ola ki kalbinde bir maraz varsa fırsattan istifade etmek isteyebileceğine’’ dair uyarıda bulunulmuştur. Fakat bu ayet, Peygamber eşlerine yönelik özel bir duruma işaret eder; çünkü Kur’an, onların ‘’Müminlerin annesi’’ olduklarını ilan etmişti.(33:6).

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.132-133.

Kur’an’ın bir kadından istediği şey, iyi bir eş olmasıdır ve Kur’an şunları ilave eder:

İyi kadınlar, sadık olanlar ve kocalarının yokluğunda kocalarına ait olanı Allah’ın onlardan istediği gibi koruyanlardır.(4:34)

Kur’an karı-koca ilişkisinden, genellikle ‘’sevgi ve merhamet’’ ilişkisi olarak bahseder ve kadının erkek için bir‘’manevi destek’’ olduğunu belirtir.(30:21). O, karı-kocanın birbirlerine desteklerini şöyle tavsiye eder:’’Onlar (hanımlarınız) sizin elbisenizdir ve siz de onların elbiselerisiniz’’(2:187). Buradaki ‘’elbiseler’’ kişinin zayıflık ve kusurlarını örten bir şey anlamındadır; bundan dolayıdır ki 7:26’da takva, ‘’en iyi elbise’’ olarak tasvir edilir ve 78:10’da da şöyle denir:’’Geceyi sizin için bir elbise, gündüzü de geçiminizi sağlamak maksadıyla çalışıp didinmeniz için yarattık’’. Kur’an’ın asıl düşüncesi tek-eşlilik yönündedir. Bir kocanın kalbinde eşine karşı sevgisizlik oluşmuş olsa bile, elinden geldiğinde onu boşamamasını tavsiye eden 4:19-20’ye göre, erkek bunu yapmazsa ve ‘’onun yerine (yani ona ilaveten değil) başka bir kadınla evlenmekte’’ ısrar ederse, ilk karısına verdiği herhangi bir hediyeyi,’’yığınla altın’’ olsa bile, geri almamalıdır.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.135.

Kur’an, sosyo-ekonomik ilişkilerde erkek üstünlüğüne dair iki illet/sebep vermektedir: Erkek, daha üstündür; çünkü erkek evin geçimini tamamiyle salamakla yükümlüdür.

Bu iki faktör açıkça birbiriyle ilişkili olduğu için,’’daha üstün’’ ibaresinin anlamı iyi tespit edilmelidir. İmdi, Kur’an bu ibareyi oldukça sık bir şekilde sadece bir cinsiyetin diğerine göre değil, bazı insanların diğer bazılarına nazaran mal ve mülk edinmede veya başka şeylerde daha iyi performansa sahip olduğunu ima için kullanır. Dahası, bazı peygamberlerin icraatlarının, peygamber olarak biribirlerine karşı eşit konumda olmalarına rağmen, bazılarından daha iyi olduğu iyi olduğu ifade edilir. Bundan dolayı bu ibare, kişiler arasında doğuştan bir eşitsizliğe göndermede bulunmaz ve bulunamaz. Bu sebeple Kur’an muhtemelen şunu söylemektedir: Erkekler, toplumsal olarak faal asıl kişiler ve geçim sağlayıcılar oldukları için, ev harcamalarını ve kadınların masraflarını karşılamakla tamamen sorumlu tutulmuşlardır. Dolayısıyla, erkekler ekonomik faaliyetleri vasıtasıyla daha fazla hayat tecrübesi ve ameli bilgi kazandıkları için ‘’kadınların işlerini idarete’’ ve itaatsizlikleri durumunda onlara nasihat etme, yataklarında yalnız bırakma ve son tedbir olarak onları hırpalamaya selahiyet kazanmışlardır.

Prof.Dr.Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler II,s.136.

İslami Yenilenme 1 \ Fazlur Rahman

İslami Yenilenme Makaleler 1 \ Fazlur Rahman
Kuran’ın takvayı telkin etmedeki bütün çabası, insanı bu gelip geçici hayatın üstüne çıkartmaya, böylece de,onun, davranışlarını uzun vadeli hedefleri ve ‘’işlerin sonu’’nu gözeten sağlam bir temele oturtmasına yöneliktir.

(s.29)

Hem ferdî hem de toplumsal seviyede takva nasıl korunabilir?

Bir ferd yada toplumun takvayı koruyup koruyamayacağı hususu bir tarafa, Kuran’ın cevabı son derece basittir. İnsan her zaman için kendi ahlaki yaratılışını ve varlıklar içerisindeki konumunu göz önünde tutmalıdır. Kuran’ın insanda gördüğü temel kusur, insanın kendisi hakkındaki görüşünün ahlakça çok zayıf olduğundur. Bundan dolayı o, önemsiz şeylere dalıp giden bir zihin dargörüş ve çileden çıkarıcı bir bencillikle hareket eder. Bu, siyasi, toplumsal, ekonomik ve dahası dini, bütün insani davranış alanında böyledir. İnsan çok zayıf/akılsız ve kıt düşünceli (önemsiz şeylere kafası işleyen)dir. (17/100;4/28).’’İnsan doğası kararsızdır. Başına bir fenalık gelince feryad eder; iyi şeylere kavuşunca da onun başkalarına da ulaşmasını engeller’’(70/19-21). Hakikaten bu husus Kuran’da öylesine devamlılık ve kuvvetle zikredilir ki, insanın bu dar kafalılığının –şirkin kınanması yanında- Kur’an’ın ana meşguliyeti olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten de, salt Kuran’a dayanarak şu dahi iddia edilebilir; bizzat şirk bu kıt düşünceliliğin ve dar kafalılığın bir belirtisidir. İnsanın bütün hastalık ve illetleri bundan doğar. Bunun tedavisi ise, insanın, ufkunu/görüşünü (vizyon) genişletmesi ve küçük şeylerle uğraşmaktan Allah’a yükselmesidir ki, bu da ancak takvayı geliştirmek ve yerleştirmekle olur.

(s.30-31)

Öyleyse, açıktır ki, bir müslüman toplumu evvela iman ve takva sahibi fertlerin varlığını gerektirir. Böyle fertler olmaksızın öyle bir toplum tasavvur edilemez.; fakat diğer taraftan, iman ve takva bir müslim topluma götürmelidir; sadece tek tek ferdlere değil.Niçin?

Bunun sebebi İslam’ın zorunlu ve merkezi olarak, kurallarının ve emirlerinin ‘’yeryüzünün ıslah edileceği’’ bir tarzda temsil edileceği ve somutlaştırılacağı bir dünya düzeninin inşasını hedeflemesidir. Şu anda artık İslam’ı büyük ‘’İ’’ile yazıyoruz; çünkü artık İslam belli bir toplumun temsil ettiği belirli bir dinin adı olmuş durumdadır. Bu Müslüman toplumu, Kuran’a göre,’’insanlık için tesis edilen en iyi toplumdur’’,çünkü ‘’siz iyiliği emreder kötülükten men edersiniz ve Allah’a inanırsınız’’(3:110). Her şeyden önce dikkat edilmelidir ki, bu toplum iman, takva ve İslam üzerine bina edilmiş bir toplumsal düzendir. O, ancak bir toplumsal düzen olduğu zaman evrensel rol oynayacak bir siyasi düzen haline gelebilir. Toplumsal bir düzenin temeli sağlam bir şekilde atılmadıkça siyasi bir düzenin inşası mümkün olamaz. Hz.Peygamber’in yapmış olduğu budur; ve tekrar İslami bir düzen kurmak isteyenlerin yapmaları gerekecek olan da budur. Günümüzde, İslam ülkelerindeki Fundamentalist hareketlerin temel hatası, öncelikle bir Müslim toplumu meydana getirmeksizin siyasi bir düzen kurmaya çalışmalarıdır. Bazıları da bunu fiilen başarmıştır. Dahası, Ortadoğu, Hind Yarımadası ve Güney Doğu Asya’da –ki bütün fundamentalist hareketler, liderleri tarafından ‘’hele bir defa siyasi iktidar ele geçsin her şey İslami olacaktır’’ gibi yanlış bir düşünceye sevkedilmişlerdir. Neticede bunlardan bazıları fiilen iktidarı ele geçirmeyi başardıkları zaman, onların İslam’ının kof çıktığı görülmüş ve görülmektedir. Şimdi, hakikat şudur: şuandaki İslam toplumu yeniden gerçek bir müslim toplumu olmak zorundadır. O, ‘’Allah’ın emrine teslim olma’’nın ne anlama geldiğini açık bir şekilde anlamak ve ona bağlı kalmak zorundadır.

Mamafih, Kuran’ın öngördüğü tarzda bir Müslim Toplumu zorunlu olarak ve acilen gereklidir. Kuran bu topluma aynı zamanda ‘’beşer üzerine şahid olabilesiniz diye’’,’’Orta Topluluk’’ adını verir. Kuran’ın bundan kasdı, muhtemelen, İslam’ın görevinin Yahudi katılığı ve inhisarcılığı ile Hristiyan seyyaliyeti arasında bir orta yol bulma olduğudur. Her halukarda o, aşırılıklar arasında orta yolu bulma işlevine sahiptir. Böylece Kuran’ın ‘’yeryüzündeki bozulmuşluk/kokuşmuşluk’’ dediği durumun ortadan kaldırılması gerçekleşip, sağlam bir ahlaki temele dayanan, sağlıklı bir sosyo-siyasi düzen kurulacaktır. W.C.Smith’in ‘’dinin somutlaştırılması’’ dediği şey bu ise, gerçekten bir somutlaşmadır bu: Allah ‘’semavileştirilmiş’’ bir hale kapatılamaz;o, adeta, yeryüzüne inmelidir. Elbette, nizamlanmış/kurallara bağlanmış bir toplumsal düzen, İslam Toplumu olabilmek için, Kuran’ın koyduğu ölçülere uymak zorundadır.

(s.33-34)

Umumiyet itibariyle insanın en köklü hastalığı –hemen her yerde yerleşik ve yaygın bir kanaat olan-‘’sokaktaki adam’’ın veya ‘’avam’’ın ‘’bir işe yaramaz’’ olduğu fikridir. Onlar ebediyen ahlaki düşüklük ve düşünce kısırlığı içinde yuvarlanıp durmaya mahkum görülürler:ve bundan dolayı da, kendilerinin insanlık açısından ‘’eksikliklerini telafi eden’’ aydınlanmış zihinler ve seçkin zevatın ardından gitmelidirler. Aydınlar ve ahlak zübbeleri, Hindu kast sisteminin bazı garip niteliklerini hakir görüp alaya alırlarken, haddi zatında bütün insan toplumlarının ‘’kitlelere’’ karşı aynı tutumdan suçlu olduklarını unutmaktadırlar. Tek fark, Hinduizm’in açıkça ve acımasızca bu tutumu resmileştirmesi ve diğer toplumlarda bulunmayışıyla övünebilecekleri bir takım çirkin toplumsalın ise kendilerinde ayrımlar yaratmış olmasıdır. Ancak insanın, İranlı bir şairin dediği şu şeyi keşfetmesi hiç de zor değildir:

’’Bu sizin şehrinizde de işlenen bir günahtır!’’ (This is a sin that is committed in your town as well!)

(s.34)

On dokuzuncu asrın ortalarından itibaren bazı Müslüman düşünürler fikirlerini Kuran’ın şûra ilkesine dayandırarak siyasal ıslahat veya değişimi savunmaktadırlar ve onlara göre bu ilkeyi bugünün şartları içinde tatbike koymanın tek yolu temsili yönetim tarzının tesisidir.;böylece halkın iradesi yasama-yürütme sürecinde belirleyici ve etkili olacaktır. Bu ‘’Kuran’a dönüş’’(hareketi) muhtelif İslam ülkelerinde anayasal yönetimlerin tatbikini son derece kolaylaştırmıştır. Fakat demokrasinin değeri hususunda İslam ülkelerindeki eleştiriler/itirazlar hala devam etmektedir ve son zamanlarda da bazı İslam ülkelerinde tekrar dini veya dini-askeri diktatörlüklere sapmalar görülmektedir. Demokrasinin değeri hakkında yapılan bu sorgulama ve eleştirinin temelini Batı’daki demokrasinin temel dayanağı –formu değil- teşkil eder. Birçok Müslümanın iddiasına göre, Batı demokrasisi halkın iradesine dayanır ve halkın oy verme davranışını belirleyen düşünceler ise sığ/dar, bencil ve maddiyatçıdır. İkbal’in Müslümanlara karşı yaptığı yukarıdaki eleştirisi (Yüzünüzün çirkinliğinden ayna bile utanç içinde!) aynı zamanda ve eşit güçte Batı demokrasileri için de geçerlidir;fakat bizatihi demokrasiler olarak değil, ahlaki yönelimler açısından son derece sefil/düşük ve miyopik bir düzeye inerek kokuşmuş ve bozulmuş dünyevi/seküler toplumlar olarak Batı demokrasileri için, Fakat Müslüman itirazcılar demokrasiyi reddetmekte açıkça hatalıdırlar;o ispat edilebilir ve açık bir tarzda Kuran tarafından Ümmet hayatının ahlaki temeli olarak emredilmiştir. Bu sebeple Batı demokratik formlarında, Kuran açısından, zararlı ya da kötü bir şey yoktur; dahası bunlar övgüye değerdir. Müslümanların yapmaları gereken şey, Ümmetin ferdi ve toplumsal hayatına ahlaki bir öz/nitelik kazandırmaktır. Zira, büyük dinler arasında sadece İslam bilinçli olarak evrensel İslam temeline dayanan bir toplum inşa etmiştir.

(s.36)

Aracı tanrılar konusunda ise İslami gelenek şunları söylüyor:Habeşistan’a göç zamanında, oluşum halindeki Müslüman toplum büyük sıkıntılar içinde iken Peygamber bir kez bu tanrılar lehine konuşmuş, 53.sureden uzlaşmaya (tavize) işaret eden bazı ayetler zikretmiştir. Fakat bunlar çok kısa bir süre sonra feshedilmiş; şeytani ayetler olarak şiddetle tenkid edilmiş ve şuan Kuran’da bulunan ayetler onların yerini almıştır.’’

Bir çok günümüz Müslümanı (Hz) Muhammed’in bu tür sözler sarf ettiği rivayetini reddeder; fakat Kuran’ın ışığında olaya bakacak olursak bu pekala mümkün de olabilir. Çünkü Kuran’ın standart doktrini –peygamber de dahil- hiçbir insanın şeytanın iğvasından ve hücumundan korunmuş (muaf) olmadığı, fakat Allah’ın iyi kulları söz konusu olduğunda, doğru ve gerçeğin sonunda galip geleceği ve şeytanın iğva ve aldatmacalarının boşa çıkarılacağı şeklindedir. Diğer bir husus olarak, onların, Peygamber’den Kuran’da değişiklik yapması isteklerine karşı Kurani cevabı şu olmuştur:

‘’(Ey Muhammed!) De ki, onu kendi kendime değiştirmek benim haddim değildir; ben sadece bana vahyedilene uyuyorum. Eğer Rabbime itaat etmezsem müthiş bir günün azabından korkarım. De ki, eğer Allah dileseydi onu size okumazdım… Bundan önceki bütün hayatımı sizin aranızda geçirdiğimi düşünmez misiniz?’’ (10/15-16)

(s.43-44)

Diğer taraftan İslam geleneği, onun kişiliğini ve hayatını, başta Hıristiyanlık olmak üzere bir çok kaynaktan alıntılarla mitleştirme eğilimi göstermiştir. Böylece mesela Kuran, Peygamber’in Kuran’la şereflenmesi dışında hiçbir mucize göstermediğini söylerken (11:13,2:23,6:33-35,17:59), İslam geleneği sanki diğer dini geleneklerle yarışır şekilde ona sayısız mucizeler atfetmiştir.

Kuran’ın bazı ayetleri (17:1,53:5-18,81:19-24) Peygamber’in benliğinin genişleyip tokyekün gerçeklikle birleştiği, bir seri ruhani deneyimden bahseder. İslam geleneği, bütün bunları önemli bir deneyimde, Peygamber’in göğe yükselmesi tecrübesinde birleştirmiştir ki; büyük ihtimalle bu,İsa’nın göğe yükselişine olan Hıristiyan inancı ile rekabetten dolayıdır. İslam geleneği ayrıca, Peygamber’in ümmiliğinde ısrar eder; böylece vahyin saflığını ve özel oluşunu kuvvetlendirmeyi amaçlar. Onun okuma-yazma bildiğini ispatlayacak ya da bunu çürütebilecek dolaysız bir delil mevcut olmasa da, bir tüccar olması ve ilk eşinin işlerini yürütmesi bize onun okur-yazar olduğuna dair dolaylı da olsa bir delil vermektedir. Kesin olan şudur ki, Yahudi ve Hıristiyanların kutsal kitapları ile doğrudan bir tanışıklığı olmamıştır.

(s.49)

Çok eşlilik konusuna gelince, Kuran (sınırsız) eş sayısını dört ile sınırlamıştır. Bu konudaki herkesçe bilinen ayet dördüncü surenin ikinci ayetidir. Öyle görünüyor ki, siyak ve sibakından (bağlamından) da anlaşılacağı gibi Kuran’ın niyeti dört evliliğe kadar izni, vesayet altında olan yetimler için vermektir. Çünkü (4:2) ve (4:12) de Kuran vasileri, bu yetim kızların mallarını uygunsuzca harcamakla, erginliğe erdiklerinde mallarını onlara geri vermeye niyetsiz olmakla ve mallarını ele geçirmek için onlarla evlenmekle suçlamaktadır. Fakat bilmediğimiz sebeplerle çok eşlilik izni bu çerçevenin dışına çıkarılıp umumileştirilmiştir. 4:3 şöyle diyor:

‘’Eğer bu yetimler (kızlar)in malları hususunda sahtekar durumuna düşmekten korkarsanız, onlardan biri, ikisi, üçü ya da dördü ile evlenebilirsiniz: ama eğer (eşler arasında) adil davranamamaktan endişe ederseniz, o zaman yalnızca bir tanesiyle evlenin.’’

Aynı surenin yüz yirmi dokuzuncu ayeti de açıkça belirtiyor ki,’’Ne kadar arzu ederseniz edin eşler arasında asla adaleti sağlayamazsınız.’’(4:129). Bu sebeple, dört eşe kadar evlenme izninin kanunlaşması ne metinle, ne de Kuran’ın ruhu ile uyuşur görünmektedir. Bu sebeple çoğu İslam ülkelerindeki günümüz ıslahatçıları ikinci evliliği muayyen hususi şartlara bağlayıcı –mesela,ilk eşin kısır yada yatalak olması gibi- kanunlar yürürlüğe koymuşlardır. Tunus ise, çok evliliği tamamen yasaklamıştır.

(s.55-56)


Hazırlayan: Emre Koç

18 Haziran 2014 Çarşamba

İdeolojik Tarih Okumları \ İrfan Aycan, Mahfuz Söylemez

İdeolojik Tarih Okumaları, İrfan Aycan-Mahfuz Söylemez

Tarihçi de kendi tarihselliğini yaşayan bir insandır (E.H. CARR). İdeolojik anlayışla yazılan tarihlerde yazar geçmişi temiz bir şekilde sunabilir, tarihi meşruiyet aracı olarak kullanabilir, iktidarı elinde bulunduranların gözüne girmek isteyebilir. İdeolojik tarih anlatıcısı tarihsel anlatıyı inşa ederken iki olumsuz noktadan hareket eder; zihninde bir tarih anlatısı oluşturmuş,sonra da bu anlatıya uygun verileri çıkarmak durumundadır ve elindeki malzeme karşısında tutarlı ve eleştirel değildir.

1) Cahız ve Emevi tarihine Mutezili bir yaklaşım
Emevilerin küfre düşme sebepleri; Kur’an ve sünnet anlayışından uzaklaşmaları, hilafetten ayrılarak kayzerlik kisralık sistemi kurmaları, haramı helal saymaları, devlet malını haksız yere dağıtmaları, kabeye Mekke ve medineye saldırmaları, hz hüseyini ve ailesini katletmeleri,ehli beyte ve sahabilere zulmetmeleri, cebr inancını benimsemeleri, asabiye temelli siyastleri..
Ne olduysa Osman’ın öldürülmesiyle olmuştur. İlk ayrılıklar hz osman’ın hilafetinin altıncı yılında başlamıştır. Amu’l cemaa denilen Muaviyenin iktidara gelme yılı aslında birlik yılı değil zorbalaşma ve fırkalaşma zamanıdır. Asrın ehlinden çok kimse muaviye’yi tekfir etmemekle küfre düşmüştür.
2) Emevilere Harici bir yaklaşım- İbn Sellam el İbadi
Bizim dinimiz; ebu bekr’in, ömer’in, ebu ubeyde b el cerrah’ın, abdurrahman b avf’ın, ammar b yasir’in, ibn mesud’un dinidir.
Emeviler Cuma namazını terk etmiş, vaktini değiştirmişlerdir. Mescidi haram civarında savaşıpabdullah b zübeyr;i öldürdüler.allah’ın haram kıldığını helal kıldılar(Müslüman ve zimmet ehlinin kanı, iffetli kadınların ve cariyelerin helal kılınmaları), allah’ın hükümlerini uygulamadılar. Selefi salihin…in amellerinin hilafına gerçekleştirdikleri en büyük olay; imamaete akrabalarını ve çocuklarını getirdiler.
(uzunca bir hadis zikrediyor, hadiste ibn abbasla hz ömer konuşuyor halife tayin etme hususunda. Hz ömer diyor ki; abdurrahman b avf zayıftır, ali bencil ve dönektir,Osman akrabalarını kayırır, sad b ebi vakkas kafadan çatlaktır, oğlum Abdullah zayıftır karısını bile boşayamaktan acizdir)
Şura ile seçilen Osman b Affan altı sene rasulün sünnetiyle hükmetti, sonra dünya ebedi zannedip ona meyletti. (Osman b affanın ilk altı yılı, hz ali’nin de tahkime kadar olan hilafeti adil ve meşrudur)

3) İbn Teymiyye ve Emeviler
Sahabeye lanet etmek ve sövmek caiz değildir. Muaviye sahabedendir. Sövene cezai müeyyide uygulanır. Rasulullahı gören herkes sahabedir.
Münafıklık ensar arasındaydı. Tulekadan Müslüman olanlar hakkında da sonradan münafık olduklarına dair bir suçlama gelmemiştir. Muaviye vahiy katipliği ve temsilcilik yapmıştır, rasulün ilim ve amellerini emanet ettiği kimseler nasıl münafık olabilir? Hem iyilikler kötülükleri kaldırır.
Nebiler dışında kimse masum değildir.
Sıffin’de öldürülenlerle, rasulün öldürülmelerini merettiği hariciler bir değildir. Muaviye kendisine sorulduğunda hilafeti hak etmediğini belirtmiştir. Onlar ali’ye savaşı başlatanın kendileri olduğunu düşünmedikleri gibi isyan ettiklerini de düşünmüyorlardı. Ali’ye gelip konuştular ama Ali katillerin hiçbirini teslim etmedi.
Ammarı baği bir topluluk öldürecektir hadisi muaviye ve arkadaşlarına işaret etmez. Muaviye hadisi duyunca ammar kiminle geldiyse onlar öldürmüştür demiş, bunu duyan ali’de ‘o halde hamza’yı da bi öldürdük’ demiştir, haklıdır.
Haccac haşimoğullarından kimseyi öldürmemiş, bazı arap önde gelenlerini öldürmüştür.

4) Makrızi ve Emeviler
Ümeyyeoğullarının hilafte gelmeleri için sebep yoktur. İki aile arasında çok uzun zamandır düşmanlık vardı. Ümeyye ailesinden ukbe b ebi muayt İslam tarihinde ilk asılan kişidir, hakem b ebil asın kendini ve çocuklarını lanetleyip medine’den rasulullah kovmuştur, ebu süfyan’ın samimi bir Müslüman olduğu ihtilaflıdır, ebu leheb’in karısı onlardandır.
Rasulullah ümeyyeoğullarını akrabalıktan çıkarmıştır. Kendileriyle aynı derecede akraba olan muttaliboğullarına ganimetten pay verip onlar vermemiş, muttaliboulları ile haşimoğulları birdir demiştir.
Rasulullah onları devlet işlerinde göevli tayin etmiştir. Rasulullah vefat ettiinde onlardan 4 vali vardır; attab b useyd mekkede, eban b said b el asi bahreyn’de, halid b said san’a’da, ebu süfyan b harb necran’da vali idiler. Rasulullah onları bu görevlere getirdiyse nasıl olur da onlar yönetim konusunda ümitlenmezler. Rasulullahın, ebu bekrin ve ömer’in görevlileri arasında beni haşim’den kimse yoktu, bu gibi olaylar ümeyyeoğullarının dişlerini keskinleştirdi. Rasulullah rüyasında onları minberde maymunlar gibi sıçrarken gördü ve bu nefsine ağır geldi. Bu dünya ile ilgilidir, hilafeti onlara ver diye vahyedilince rahatladı.
Emevilerden sonra Abbasiler horasan desteğiyle doğru yanlış her yolu kullanarak iktidarı ele geçirdiler. Seffahın , islam ümmetine çektirdiği firavunun beni israile çektirdiğinden daha çirkindi. Acem adetlerini benimsediler. Abbasilerden me’mun felsefe kitaplarını çevirterek islamda en kötü sünneti ihdas eden şahıstır. Rasulullahın savaşılacağı haberini verdiği Türkler devleti ele geçirdi
Müslümanlar hilafet konusunda kulağın kulağa benzediği gibi Yahudi milletinin durumuna benzediler. (burada Yahudilerden ve Müslümanlardan örnekler vererek durumu pekiştirir)

5) İmamiyye ve Tarihin Yeniden İnşası;
Tabersi’den alıntılanan metinde tabersi upuzun bir rivayet verir. Rivayette hz ali kendi özelliklerini şura üyelerine saymaktadır. Karşısındakiler de kendisi teyid ederler. Ali peygamberin en yakınıdır, gadiri hum gibi her türlü olaya deinir. Hadisin sonunda şura üyeleri hz Ali üstündür fakat o kimseyi başkasına tercih etmez, osman’ı tanıyın o kendisine yakın olana yakınlık gösterir diyerek Osman’ı seçerler. Metinde kullanılan ayetlerden hiçbiri hz Ali’nin imametine delil teşkil edecek konumda değildir. Yine hadiste delil olarak kullanılan kardeşlik anlaşması karıştırılmaktadır. Kardeşlik anlaşması iki defa gerçekleşmiştir Mekke ve Medine döneminde. İbn sa’d dahil kaynaklar ikisini karıştırmaktadır. Hz Ali ilkinde rasulullahla kardeş olmuştur.
Tabersinin mezhebi imamiyye emeviler döneminde dahi teşekkül etmemiş bir mezheptir.

Hzrlyn: Şükrü Atsızelti